Güven ADIGÜZEL ile Röportaj:
Havaların ısınmasıyla birlikte doğanın envai renkler ile boyandığı o coşkulu mevsime geldik. İnsanların doğanın bu ritmine ayak uydurduğu, evlerinden çıkıp caddelere yahut da parklara akın ettiği bu günlerde bir araya geliyoruz.

Siz de bir Bozcaadalı olarak doğaya yakından şahitlik ettiğiniz ve rüzgar esintisi size mor salkımın ve denizin kokusunu getirdiği bir mekandasınız. Bozcaada’da yaşamak sizin için ne anlam ifade ediyor? Biraz kendinizden ve Bozcaada’daki Güven Adıgüzel’den bahseder misiniz?
Denizi, doğayı, günbatımını, uzun yürüyüşleri, yağmurlu havaları falan seviyorum. Galiba herkes sever. Çevreci değilim, tabiata karşı kazanılacak bir zaferin olmadığının farkındayım sadece. Doğaya yakınlık bağlamında, içinde olmayı tercih ettiğim, kasten daraltılmış bir dünya bu. Kaosu da severim bazen, ama dinginliğin işe yarar taraflarını keşfettim.
Bozcaada’da yaşama duygusunu, vaktin nasıl geçtiğini anlamak’la ilgili bir yerden okuyorum, vakit burada bereketli, ilk hissettiğim şey bu. Onun dışında kendine kalmak gibi temel bir ihtiyaca da cevap veriyor. Kendine kalmaktan korkmamak, hatta bazen bunu talep etmek gerekiyor. Hayat dediğimiz şey, beklentilerin belirlediği çatallı bir yol aslında. Tercih ettiğim yol, beni adaya çıkardı. Okuyup, yazıp, üretmek için bahaneler ve anlamlar var burada. Bahaneler ve anlamlar arasındayım.
Bozcaada’da yaşamak birçok sanatçı için içe dönüş ve özgürlükle özdeşleşiyor. Siz de daha önce burayı bir tür “sığınma mekânı” olarak tanımlamıştınız. Bu bağlamda Bozcaada’dan gündemi takip etmek, özellikle Türkiye’deki politik ve kültürel gelişmeleri izlemek nasıl hissettiriyor? Sizdeki yansımaları neler?
Serin durmaya çalışıyorum, kendi gündemlerimle meşgul oluyorum mesela. Sığındığımız yer, büyük ev’imizin dertlerinden uzak kalmaya izin vermiyor, en azından kendi payıma böyle bir talebim de yok zaten. Sıkıştığımız bir toprak parçası olarak, bu sıkışmanın bedeliyle başlayarak çok kendine özgü dertleri var Türkiye’nin. Nihai çözümü siyasette arayarak kısır döngüyü harlıyoruz bence.
Nihayetinde Finlandiya’da yaşamadığımızı biliyoruz, güncel olandan uzak kalmanın imkanı yok. Ki bahse konu gelişmelerin sürekli “geliştiği” bir ülkede yaşadığımız için doğuştan şerbetliyiz bu durumlara galiba. Cevaben, herkese yansıdığı kadar, beklenti, kaygı, belirsizlik, öfke gibi şeyler. Ümit hep var ama.
Son dönemde yürüyüşlerde ve sosyal medyada tekrar karşımıza çıkan “faşizme karşı omuz omuza” sloganı üzerine konuşmak istiyorum. Bu pankartta bahsi geçen “faşizm” sizce neyi işaret ediyor? Türkiye’deki faşizm algısı sizce neye tekabül ediyor? Türkiye’de, sizin gözlemleriniz çerçevesinde, faşizme dair bir duyarlılık mı artıyor yoksa tersine bir ilgisizlik mi söz konusu?
Bu kapsamı geniş bir mesele. Türkiye’de kavramların ait oldukları anlam’a nispetle kullanıldıkları pek vaki değildir. İşe yaradıkları ölçüde parlayıp, sönerler. Pankartlarda yazanlar ile halkın gerçekleri de aynı anlamlara tekabül etmez genelde. Ama faşizm algısını, sloganik düzeyde “sağ” siyasete karşı söylemlerle ilişkilendirmek mümkün.
Bu yaklaşık yarım asırdır böyle. Söylediğiniz bağlamda ise eğer bugün’den bakarsak, faşizm’den kasıt, elbette aktüel politik konumlandırma. Bunun haklı gerekçeleri olabilir. Kendini baskı altında hissedenlerin bu baskıyı isimlendirme biçimlerine de karşılık gelebilir. Elbette gerçek faşist uygulamaların ne olduğu hususu, yakın siyasi tarihimizin açık sicilinde kayıtlıdır.
Faşizme karşı duyarlılığın ya da ilgisizliğin ne seviyede olduğuna dair sarih gözlemlerim yok. Bizim ilgilendiğimiz/yargı bildirdiğimiz yer, daraltılmış/sıkışmış bir bakışla, ülkeler, partiler, hükümetler ve iktidarlar üzerine zaten. Oysa, dijital diktatörlük, küreselleşme adı altında, insan ve insan’a ait ne varsa ona cepheden saldıran bir taaruzla geliyor.
Salgınlarla yapılan tatbikatların bunun önemli bir parçası olduğunu söylemek de sır değil. Dünya yavaş yavaş büyük bir tımarhaneye dönüşüyor ve insan’dan “robotik müşteri” yapmak isteyen başka büyük bir faşizm geliyor, slogan ya da oy atarak yenemeyeceğimiz türden kararlı bir faşizm bu. İnsan kalmaya çabalarsak, faşizme karşı omuz omuza oluruz galiba. Yoksa pankartlar falan güzel. Ayrıca faşizm de kahrolabilir benim açımdan bir sorun yok.
Türkiye’de sanatçılar ve özellikle oyuncular üzerinde bir “faşizm habitatı” oluştuğuna dair düşünceniz nedir? Sizce bu baskı biçimi nasıl tezahür ediyor? Özellikle son yıllarda üretim, ifade ve görünürlük alanlarında ne gibi sınırlandırmalar hissediliyor?
Karmaşık bir konu olmadığı kanısındayım. Çünkü Türkiye’de kültür’ün kendini var ettiği yerin koordinatları aşağı-yukarı belli. Doğru kelime habibat mı emin olamadım. Sanatçının özgürce düşünen-konuşan kişi olarak portresinin -en azından “ünlü oyuncular” bağlamında- herhangi bir gerçeklik taşımadığı ortada. Sponsorlar, menejerler, iletişim danışmanları eliyle belirlenen sınırlar içinde imaj’ını yöneten plastik canlılardan söz ediyoruz. Bu kadar ciddiye alarak konuşmak bile anlamsız.
“İmaj kavramı, uygun şartlarda kesinlikle vicdandan büyüktür mesela.”
İmaj kavramı, uygun şartlarda kesinlikle vicdandan büyüktür mesela. Deli muamelesi yapılanlar haricindeki büyük çoğunluk için girilecek-girilmeyecek topların belli olduğunu zaman içinde görüp, tecrübe ettik. Gazze, Disney gibi yasak bölgeler hala varlığını sürdürüyor. Çeşitlendirilebilir elbette. Bu işin bir kısmı. Doğal üyesi olduğun kabileye bağlılığını bildireceğin, koro halinde söyleme mecburiyeti içeren ve hızlı şekilde pozisyon alma zorunluluğu olan o tuhaf zeminin ne’liği de konuşulmayı hak ediyor.


Tuğçe Türkmen, İstanbul Bilgi Üniversitesi Reklamcılık ve Görsel İletişim Tasarımı bölümlerinden mezun oldu. Bellek Ankara projesinde yer alarak Ankara’da çocukluğu geçmiş kişiler ile yapılan söyleşiler üzerinden şehrin hafızasını belgeleyen bir çalışmaya katkı sağladı. Ayrıca TRT Diyanet için hazırlanan 13 bölümlük bir belgeselde editörlük yaptı. Şu anda proje bazlı olarak markalara danışmanlık ve konsept geliştirme alanlarında destek veriyor. Dünya ve İslam’da kültür-sanatın izlerini, sanatın İslam’daki varlığını ve dilini yazıya döküyor.

