1. Sorunun Cevabı: Şam’ın hızlı düşüşünü tek başına ne “uluslararası bir kurguya” ne de “salt askeri bir çöküşe” indirgemek doğru olur. Ortada bir sonuç var; fakat bu sonucun zemini yıllar içinde oluştu.
Öncelikle şunu görmek gerekir: Bu rejim çok daha önce toplumsal meşruiyetini kaybetmişti. Milyonlarca insanı yerinden eden, şehirleri yıkan, halkıyla arasına aşılması imkânsız bir uçurum koyan bir yapı, askeri olarak ayakta kalsa bile sosyolojik olarak çoktan çökmüştü. 2011’den itibaren yaşananlar, Suriye toplumunun bastırılmış öfkesinin ve tükenmişliğinin kaçınılmaz bir sonucuydu.
Suriye rejiminin zaten tek başına direnebilecek bir gücü yoktu. Ortada, hürriyeti uğruna savaşan bir halkın aşması için beklenen bir kapı vardı ve o kapının arkasına tutturulmuş destek direkleri… Lübnan Hizbullah’ı, İran ve bölgeye soktuğu silahlı milisler ve Rusya bu direklerdi. Hizbullah, Siyonistlerden büyük darbe almıştı. İran da aynı şekilde… Rusya da Ukrayna cephesine yoğunlaşmıştı. Rusya ve İran’ın sahadaki iradesinin zayıflamasını, ekonomik krizin artması ve yeni küresel önceliklerin devreye girmesini bu çöküşü hızlandıran dış faktörler olarak belirleyebiliriz. Bu durum, bir “teslimiyet anlaşması”ndan ziyade, destekleyen aktörlerin artık bu yükü taşımak istememesiyle oluşan boşluğun neticesidir.
Dolayısıyla ortada ne kurgulanmış bir küresel senaryo ne de beklenen bilinçli bir plan var. Bu, meşruiyetini yitirmiş bir rejimin, içerde tükenmişlik, dışarda ise destek kaybı yaşamasıyla ortaya çıkan çok katmanlı bir çöküştür. Rejim yıllar içinde halkın vicdanında çoktan kaybetmişti. 8 Aralık sadece bunun görünür hâle geldiği tarih oldu.
2. Sorunun Cevabı: Bu mesele, Suriye’nin önündeki en kritik eşiklerden biridir. Suriye’nin zengin inanç ve kültürel yapısı, intikam siyasetini değil, adalet ve merhamet siyasetini zorunlu kılıyor. Aksi hâlde bugün bastırılan korkular, Allah muhafaza yarının yeni çatışma başlıklarına dönüşür.
Bir devrimin başarısı yalnızca iktidarın devrilmesiyle değil, sonrasında tesis edilecek adalet anlayışı ve toplumda oluşturulacak güven duygusuyla ölçülür. Bu çerçevede, “genel af” vurgusu ve intikamcı bir çizgi izlenmeyeceğine dair yapılan açıklamalar, yeni Suriye yönetimi adına olumlu ve doğru adımlar olarak kayda geçmiştir.
Bununla birlikte, yeni oluşan devlet yapısının, dünün örgüt savaşçısı olup bugün resmî güvenlik gücü konumuna geçen bazı unsurlar üzerinde henüz tam bir denetim kuramadığı durumlar yaşanmış olabilir. Bazı bölgelerde dile getirilen “intikam korkusu”nun da kurumsal bir politikadan ziyade, bu geçiş sürecinde ortaya çıkan münferit ve kontrol dışı tutumlardan beslenmiş olması muhtemeldir.
Yeni Suriye yönetiminin, örgüt reflekslerini geride bırakarak devlet aklını önceleyen, kapsayıcı ve hukuk merkezli bir asayiş düzeni kurması hayati önem taşımaktadır. Burada belirleyici olan niyet beyanları değil, sahadaki uygulamalar olacaktır.
3. Sorunun Cevabı: Eğer Şam’da kurulan yeni yönetim, Filistin meselesini sadece bir söylem olarak değil, ilkesel ve siyasi bir duruş olarak ele alır; Golan’ın işgalini unutulmuş bir dosya değil, uluslararası hukuk temelinde gündemde tutarsa, bu İsrail’in alıştığı dengeyi bozar. İşgalci İsrail’i asıl tedirgin eden de budur; “uluslararası meşruiyet arayan ve bu doğrultuda adım atan bir siyasi aktör.”
“Şam’ın kurtuluşu Kudüs’ün özgürlüğüne giden yoldur” ifadesi bir temennidir. Hemen gerçekleşecek bir sonuç olarak görülmemeli; ama gerek Suriye ordusunu oluşturan bileşenlere gerekse Suriye halkının motivasyonuna baktığımızda güçlü bir temennidir. Aynı şekilde Esed’in düşmesi “İsrail’in böl-yönet stratejisine hizmet ediyor” demek de tek başına açıklayıcı olamaz. Açıkçası bu soruların cevapları yeni yönetimin tercihleriyle sınanacaktır.
Bu meselede asıl yanılgı, Esed rejiminin yıllarca “İsrail karşıtı cephe”nin bir parçasıymış gibi sunulmasıdır. Oysa Esed rejimi, Filistin meselesini bir meşruiyet kalkanı olarak kullanmış, fakat İsrail’e karşı gerçek bir bedel üretmemiştir. Golan’ın işgaline karşı onlarca yıl sessiz kalması bunun en açık göstergesidir. Filistin adına konuşup Filistin’e hiçbir katkı sunmayan yapılar, gerçekte İsrail’in işini kolaylaştırmıştır. İsrail, öngörülebilir ve kontrol edilebilir bir düşmanla yaşamaya alışmıştı.
Eğer yeni Suriye parçalı, içe kapanık ve öteleyen bir çizgide kalırsa bu durum işgalci İsrail’in işine yarar. Ama Filistin’i gerçekten dert edinen, halkına dayanan ve meşruiyet üreten bir Suriye ihtimali İsrail’in kuzey sınırındaki konfor alanını daraltır. Bu ihtimal gerçekleşirse, bugünkü dengeler işgalci İsrail lehine değil, aleyhine işlemeye başlar. Dolayısıyla belirleyici olan rejim değişikliği değil; o değişikliğin hangi ahlaki ilkelere ve siyasi istikamete yöneldiği olacaktır.
4. Sorunun Cevabı: PYD/YPG varlığının bir koridorla Akdeniz’e ulaşma hedefi bugüne kadar daha çok kaos ortamından beslenen bir konuydu. Suriye’nin tamamen parçalı olduğu bir zeminde bu tür senaryoların konuşulması anlaşılabilirdi. Şam’da merkezi bir otoritenin kurulması, henüz ayakları sağlam basamasa da bu hattın manevra alanını daralttı. Çünkü böyle bir hedef, sadece askeri değil, siyasi ve diplomatik meşruiyet de gerektirir; bu da bugün için yoktur.
Fırat’ın doğusundaki PYD/YPG varlığı, Suriye’nin iç dinamiklerinden doğmuş bir yapı değil; ABD’nin bölgesel stratejisinin ürünüdür. Dolayısıyla Suriye’nin bir gerçeği değildir; hiçbir zaman da olmamıştır. Yeni dönemde PYD/YPG meselesi, kaçınılmaz olarak Suriye’nin egemenlik ve toprak bütünlüğü başlığının merkezine oturacaktır.
Şunu da özellikle hatırlatmak gerekir: SDG adıyla yapısal bir revizyona giden yapının kontrol ettiği bölgelerde, PYD/YPG’nin ideolojik çizgisine gönüllü biçimde razı olmuş ve Şam yönetimine karşı yekpare bir blok oluşturan bir toplumsal taban bulunmamaktadır. SDG’nin bugün hâkim olmaya çalıştığı şehirlerde Araplar, Kürtler ve diğer etnik unsurlar iç içe yaşamaktadır; hatta bu şehirlerin bir kısmı demografik olarak ağırlıklı Arap nüfusa sahiptir.
Müslüman ve dindar Kürtler ile Araplar, bu örgütün baskıcı ve asimilasyoncu uygulamalarından ciddi rahatsızlık duymaktadır. Bu nedenle, ilerleyen süreçte yaşanabilecek olası bir askerî müdahalede, SDG’nin zorla kontrol altında tuttuğu bölgelerde iç tepkilerin ve yerel ayaklanmaların ortaya çıkması şaşırtıcı olmayacaktır. Böyle bir tabloda, Suriye’nin merkezi yönetimine destek veren yerel unsurların sahada görünür hâle gelmesi kuvvetle muhtemeldir.
Şam yönetimi bu sorunu en az kayıpla çözmeyi istemektedir. Bu sebeple aceleci değil sabırlı adımlar atmaktadır. Çok acıdır ki, bu meselenin seyrini belirleyecek temel faktörlerden biri de ABD’nin söz konusu bölgede ne ölçüde ısrarcı olacağıdır.
5. Sorunun Cevabı: Batı tarihine baktığımızda, “öteki”yle kurulan ilişkinin çoğu zaman dışlama, tasfiye ve homojenleştirme üzerinden ilerlediğini görürüz. Ulus-devlet tecrübesi büyük ölçüde bu zeminde inşa edilmiştir. Buna karşılık Orta Doğu toplumları, tüm sorunlarına rağmen, yüzyıllar boyunca farklı inanç ve kimliklerin birlikte yaşayabildiği bir toplumsal hafızaya sahiptir. Suriye de bu hafızanın en güçlü örneklerinden biridir.
Suriye halkının avantajı da tam olarak buradadır. Bu topraklar, birlikte yaşamanın ne olduğunu teoride değil, tarihsel tecrübe içinde bilmektedir. Dezavantajı ise bu hafızanın ağır bir şiddetle bastırılmış olmasıdır. Yaşanan travmalar bu ortak zemini ciddi biçimde zedelemiştir; bunu inkâr edemeyiz. On üç yıllık savaş, sadece şehirleri değil, insanlar arasındaki güven duygusunu da yıktı. Bu nedenle “intikam” hissinin sahada karşılık bulma ihtimali gerçek bir risktir. Ancak bu risk, Suriye toplumunun kaderi olmak zorunda değildir.
Burada belirleyici olan, Ahmed eş-Şara yönetiminin nasıl bir adalet dili kuracağıdır. Eğer yaşanan acılar inkâr edilmeden, suç ile kimlik birbirinden ayrılarak ele alınırsa; yani insanlar mezhepleri ya da etnik aidiyetleri üzerinden değil, işledikleri fiiller üzerinden değerlendirilirse, birlikte yaşam zemini yeniden inşa edilebilir. Aksi hâlde genelleyici ve kolektif suçlamalar, yeni çatışmaları kaçınılmaz kılar.
Yeni Suriye yönetimi, “intikam” üzerinden şekillenen bir gelecek yerine adalet ve merhamet merkezli bir toplumsal sözleşme inşa edebilirse, Batı’nın ötekileştirici modeline mahkûm değildir. Bu kolay olmayacaktır; ancak imkânsız da değildir. Savaşın kazananları, bakalım ahlaki olarak da bu savaşı kazanabilecek mi?
6.Sorunun Cevabı: Batı, “radikal İslam” tezini ilkesel bir güvenlik kaygısı olarak değil, işine geldiğinde devreye soktuğu bir baskı aracına dönüştürmüştür. Onlar için belirleyici olan, kontrol edilebilirlik ve çıkar uyumudur. Bugün Şam’da asayiş sağlayan bir aktörün muhatap alınmasında da bu hedefler yatmaktadır.
Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara ve yönetiminin, ülkeyi yeniden inşa edecek ve toplumsal yaraları saracak bir alan açabilmek adına küresel sistemle doğrudan bir gerilimden kaçınmayı tercih etmesi mümkündür. Bu yaklaşım, içinde bulunulan şartlar dikkate alındığında belli bir ölçüde anlaşılabilir; hatta kısa vadeli bir zorunluluk olarak da değerlendirilebilir. Ancak bunun, uzun vadede siyasal bağımsızlık ve ilkesel duruş açısından nasıl bir bedel üreteceği konusunda taşınan endişeleri de anlamak gerekir.
Ortaya çıkan yeni liderlik profilini, şimdiden küresel sistemle tam uyumlu bir “model” olarak tanımlarsak haksızlık etmiş oluruz. Bundan ziyade, küresel sistem tarafından geçici olarak tolere edilen bir yönetim olduğunu söyleyebiliriz. Bu toleransın kalıcı olup olmayacağını ise zaman gösterecek.
7. Sorunun Cevabı: Vatandaş ve ulus kavramlarına karşı temkinli bir yaklaşımım var. Bu tanımlamaları evrensel ve tartışmasız kategoriler olarak görmüyorum. Bunlar, modern seküler Batı’nın kendi siyasal krizlerine cevap olarak ürettiği kavramlardır. Oysa bizim tarihsel ve toplumsal tecrübemizde ümmet ve millet gibi, aidiyeti inanç, ahlak ve ortak kader bilincine dayandıran daha derin kavramlar mevcuttur.
Bu çerçeveden bakıldığında, Suriye’yi modern “ulus-devlet” kalıpları ve vatandaşlık mühendisliği üzerinden okumak yanıltıcı olur. Suriye toplumu, Batı’nın tek tipleştirici ulus anlayışından ziyade, tarihsel olarak ümmet ve millet bilincinin iç içe geçtiği çok katmanlı bir toplumsal yapıya sahiptir. Bugün ihtiyaç duyulan şey, bu coğrafyaya yabancı kavramları yeniden dayatmak değil; farklı kimlikleri ahlaki bir ortaklık ve adalet zemini içinde buluşturabilecek, yerel ve tarihsel hafızayla uyumlu bir siyasal düzen inşa edebilmektir.
Fransız mandasından Baas rejimine uzanan çizgide Suriye halkının iradesi hiçbir zaman gerçek anlamda tanınmadı. Toplum ya sömürge idaresinin tebaası ya da güvenlik devleti mantığı içinde itaat etmesi beklenen bir kitle olarak görüldü. Bu nedenle bugün yaşanan kırılma, yalnızca bir rejim değişikliği değil; ilk kez “biz” olabilme ve “kendi” olana dair söz söyleyebilme imkânıdır.
Ancak bu imkânın bir anda gerçekleşmesi elbette mümkün değildir. Etnik ve mezhebi fay hatları, doğru yönetilmediği takdirde bu süreci parçalayabilecek en ciddi risk alanlarıdır. Özellikle savaşın bıraktığı derin travmalar, kimliklerin siyasetin merkezine taşınmasını daha da kolaylaştırmaktadır.
8. Sorunun Cevabı: Bu noktada belirleyici olan, yeni dönemin kapsayıcı bir siyasal dil kurup kuramayacağıdır. İnsanlar mezhepleri ya da etnik aidiyetleri üzerinden değil, hak sahibi bireyler olarak muamele gördüklerinde birlik fikri gerçek bir karşılık bulabilir.
Eğer yeni Suriye, güvenlikçi reflekslerle eski “tebaa” ilişkisini yeniden üretmez; inanç değerleriyle barışık, hukuku, adaleti ve merhameti merkeze alan bir anlayışı inşa edebilirse, Suriye halkı belki de ilk kez sahici bir nefes alma imkânına kavuşabilir.
9. Sorunun Cevabı: Türkiye’deki güvensizlik, Suriye sahasından çok Türkiye içindeki zihinsel kalıpların bir yansımasıdır. Bu güvensizliği tek bir nedene indirgemek mümkün değil; ancak büyük ölçüde sahadaki gerçeklerden kopuk bir algı üretiminin ve tarihsel bagajların sonucu olduğunu da söylemek gerekir.
Türkiye’de seküler çevrelerin Suriyeli muhalifleri “kontrolsüz”, “radikal” ya da “kaos üreticisi” olarak kodlayan dili, sahadaki dönüşümü okuyamamaktan kaynaklanıyor. Bu çevreler, değişen gerçekliğe bakmak yerine eski şablonları ve ezberleri tekrar etmeyi tercih ediyor. Dini olana karşı taşıdıkları derin alerji, onları halkına varil bombaları atan bir rejimle aynı safta görünmeye bile itebiliyor.
Oysa Suriye halkının Esed ve ortaklarına karşı verdiği meşru direnişin yanında durabilselerdi, bugün HTŞ’nin geçmişten bugüne geçirdiği dönüşüm, niyetleri ve geleceğe dair riskler taşıyıp taşımadığı gibi konular çok daha sağlıklı ve anlamlı biçimde tartışılabilirdi. Ancak bir katliam rejimine yönelik örtük ya da açık bir meşrulaştırma söz konusu olduğunda, sonradan dile getirilen “kaygıların” samimiyeti doğal olarak sorgulanır hâle geliyor.
Bu ikiyüzlü tavır içinde zulme karşı açık bir itiraz yok, haksızlığa karşı net bir duruş yok, Suriye’nin geleceğine dair sahici bir endişe de yok. Peki, ne var? Bugüne kadar en büyük maharetleri olan dine ve dindara karşı duydukları öfke ve ön yargı… Bu yaklaşım da söyleyenlerini giderek daha az ciddiye alınan bir konuma itiyor.
Gerçek bir değerlendirme ne romantik bir iyimserlik ne de tepkisel korkularla yapılabilir; ancak sahayı, aktörleri ve değişimi olduğu gibi okuyabilen adil bir bakışla mümkün olabilir.
10. Sorunun Cevabı: Teslimiyet, ilke ve egemenlikten vazgeçmektir; diplomasi ise bu ilkeleri koruyarak halkın üzerindeki yükü hafifletme çabasıdır. Bugün Suriye halkının karşı karşıya olduğu ağır ekonomik ambargolar, rejim tartışmalarından bağımsız biçimde doğrudan toplumu cezalandıran bir mekanizmaya dönüşmüş durumda. Bu koşullarda yeni yönetimin dış temaslar kurması bir tercih değil, devletleşme sürecinin zorunlu bir gereğidir.
Suriye’nin yeniden inşasında sermayenin kimliği, yabancı askeri varlıkların geleceği, İsrail’le ilişkiler ve Filistin meselesindeki tutum gibi başlıklar, bu diplomasinin sınırlarını test edecek temel alanlardır. Bugüne kadar uğruna bedel ödenen değerlerin bu süreçte aşındırılıp aşındırılmadığı asıl ölçüt olacaktır.
Mesele Trump’la ya da başka bir Batılı aktörle görüşmek değil; bu temasların sınırlarını kimin çizdiğidir. Eğer yeni yönetim bu süreci halkın lehine, egemenlikten ödün vermeden yürütebilirse bu bir teslimiyet olmaz; akılcı bir diplomasi girişimi sayılır. Aksi hâlde kısa vadeli kazanımlar, uzun vadede ağır bir bağımlılığın kapısını aralayabilir.
Bu nedenle Trump–Şara görüşmesi bir sonuçtan ziyade bir sınavdır. Bu sınavın cevabı, masada verilen sözlerden çok, sahada gösterilecek duruşla ortaya çıkacaktır.
11.Sorunun Cevabı: Bu topraklar, farklılıkları yok ederek değil, farklılıklarla birlikte yaşayarak var olmayı bilen bir hafızaya sahiptir. Dileğimiz odur ki; acıların intikama, kimliklerin düşmanlığa dönüşmediği; herkesin hukuk önünde eşit olduğu bir düzen kurulabilsin. Rabbimiz bu coğrafyaya, adaletle yoğrulmuş bir barış ve onurlu bir yaşam nasip etsin.
Tek duamız, Suriye’de sadece bir iktidar değişimi değil, adalet, merhamet ve hakkaniyet merkezli özgün bir medeniyet inşasının gerçekleşmesidir. Eğer bu başarı sağlanabilirse, bu tecrübe yalnızca Suriye için değil, bütün bölge için umut verici bir örnek olacaktır.
12.Sorunun Cevabı: Temennimiz şudur ki; eğer Suriye, intikam duygusunu adaletle dizginleyebilir, kimlikleri çatışmanın değil birlikte yaşamanın zemini hâline getirebilir, dış müdahalelere karşı egemenliğini korurken halkının ihtiyaçlarını önceleyen bir devlet aklı inşa edebilirse istikrar mümkündür. Böyle bir yol, Suriye’yi kendi ayakları üzerinde duran, bağımsız ve saygın bir devlet hâline getirebilir.
Eğer güvenlikçi refleksler hukukun önüne geçer, mezhep ve etnik fay hatları siyasetin ana dili hâline gelirse, ayrıca dış aktörler iç dengeleri belirlemeye devam ederse, o zaman Libya ve Irak’ta gördüğümüz uzun süreli istikrarsızlık Suriye için de asla istenmeyen bir sonuç olabilir.
Dua ve beklentimiz; Suriye’nin acı tecrübelerden ders çıkararak kargaşa ve parçalanmayı değil düzeni, baskıyı değil adaleti, vesayeti değil özgür ve onurlu bir geleceği tercih etmesidir.
Özgeçmiş
1976 İstanbul doğumlu. Filistin mültecilik meselesi üzerine çalıştı; Suriye, Lübnan ve Gazze’deki mülteci kamplarını ziyaret etti. Kamplara dair izlenimlerini çeşitli gazete ve dergilerde yayımladı. 2010 yılına kadar yaklaşık on yıl boyunca “Kur’an Mesajı” ve “Buradan Bakış” adlı radyo programlarını hazırlayıp sundu. Seyahat ettiği İslam coğrafyasında siyasi liderler, direniş temsilcileri ve önde gelen isimlerle röportajlar gerçekleştirdi. Coğrafyamızda yakın dönemde yaşananları, tanıklarının anlatımıyla kamuoyuyla paylaştı. Bu tecrübelerinin neticesi olan Sordum Söylediler ve Sordular Söyledim isimli iki kitabı 2020 yılında okuyucuyla buluştu. Hâlen Milat Gazetesi’nde haftada bir gün dünya gündemine dair köşe yazıları kaleme alıyor. Kurucusu olduğu Aksa İlim ve Davet Merkezi AKMER‘in de başkanı.

Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır.
Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.

