1. Sorunun Cevabı: 8 Aralık 2024 tarihinde Şam rejiminin birkaç hafta içinde düşmesi, tek bir nedene indirgenemeyecek kadar katmanlı bir sürecin sonucudur. Sizin dile getirdiğiniz “uluslararası kurgu” ya da “teslimiyet anlaşması” ihtimalleri tamamen temelsiz değildir; ancak yaşananları yalnızca böyle okumak, Suriye’nin iç dinamiklerini ve rejimin uzun yıllardır derinleşen zafiyetini gözden kaçırmak olur. Aslında bu çöküş hem dış aktörlerin tutumundaki değişimle hem de Suriye toplumunun on üç yıl boyunca yaşadığı yıpranma ve dönüşümle birlikte okunması gereken bir kırılmadır. 2024 sonlarına gelindiğinde, rejimin en hayati dayanakları olan Rusya ve İran’ın desteğinde belirgin bir gerileme vardı. Bu ülkeler sahadaki askeri varlıklarını ve politik ağırlıklarını azaltmış, rejimin ihtiyaç duyduğu moral ve lojistik omurgayı ciddi biçimde zayıflatmıştı. Aynı dönemde, ABD ve Avrupa ülkeleri de Suriye rejimine yönelik doğrudan müdahalelerini azaltarak, diplomatik ve mali desteği sınırlamış, özellikle insani ve askeri yardımlarda önceliği bölgesel krizlere ve sınır güvenliğine kaydırmıştı.
Özellikle Rusya’nın Ukrayna savaşı nedeniyle Suriye’ye ayırdığı stratejik enerjinin düşmesi, rejimi daha önce hiç olmadığı kadar kırılgan hale getirmiştir. Böyle bir ortamda muhalif güçlerin 27 Kasım’da başlayan harekâtı, olağan dışı bir hızla ilerleyerek çok sayıda kritik kenti kısa sürede ele geçirmelerine yardım etmiştir. Bu kadar hızlı bir çözülme, rejimin dışarıdan hâlâ sağlam görünen yapısının içeride aslında çoktan çürümüş olduğunu ortaya koymuştur. Fakat bu çöküş yalnızca askeri ve jeopolitik bir mesele değildir. Suriye toplumunun kendi içinden gelen, giderek güçlenen sosyolojik baskıların da etkisi görmezden gelinemez. Uzayan savaş, ekonomik çöküş, yerinden edilmeler, güvenlik kaygıları ve devletin temel hizmetleri sağlayamaması, rejimin zaten bitme noktasına gelmiş olan meşruiyetini toplumun tamamına yakını nezdinde tüketmişti. Halkın geniş kesimlerinde, artık sürdürülemeyeceği düşünülen bir düzenin sona ermesi gerektiğine dair duygular çok daha güçlüydü. Muhalif yapıların bazı bölgelerde kurduğu yerel yönetimler ve hizmet mekanizmaları, toplum nezdinde rejimin alternatiflerinin başarılı olduğu hissini beslemiştir. Bu da çöküşün sosyolojik zeminini güçlendirmiştir. Yani, dış güçlerin yeniden konumlanması, bölgesel aktörlerin hesapları, Rusya ve İran’ın desteğinin azalması, rejimin içeriden çürümesi, toplumun değişim isteği ve muhaliflerin sahadaki kararlı ilerleyişi aynı anda kesişmiş oldu. Bu yüzden ortaya çıkan tablo, hem uluslararası güç dengelerinin şekillendirdiği bir “jeopolitik mutabakatın sonucu” izlenimini verirken, hem de Suriye toplumunun uzun yıllar içinde biriktirdiği sosyolojik basıncın kaçınılmaz bir neticesidir. Muhalifler açısından baktığımızda ise, onların uzun yıllardır böyle bir operasyona hazırlandığını unutmamak gerekiyor. HTŞ, sadece klasik gerilla ve siper harbinden ziyade modern bir hızlı taarruz ve sürpriz modelini benimsemiş, üstelik Şahin adlı saldırı drone’larını sahaya sürerek rejimin hava ve silah üstünlüğünü etkisiz hâle getirmeyi başarmıştı. Üstelik, İdlip bölgesindeki hemen tüm rejim karşıtı muhalifler, Askeri Operasyon Komutası adı altında bir araya gelerek, çok cepheli taarruzların uygulanabilmesini mümkün kılmıştır. Bu çok cepheli ilerleyiş, rejimin kaynaklarını ve savunma hattını bölmekle kalmamış, eş zamanlı saldırılar, rejim birlikleri arasındaki lojistik, silah ve moral bağların koparırken, rejime bağlı askerlerin bir bölümü kaçmış ve bir bölümü de muhalif saflara katılmıştır.
2. Sorunun Cevabı: Aslında sorunun cevabı basit bir “evet” veya “hayır” şeklinde verilemeyecek kadar nüanslı bir okuma gerektiriyor. 8 Aralık sonrası sahadan gelen bilgiler Suriye’nin yeni döneminde iki zıt duygunun aynı anda yaşandığını gösteriyor: Bir yanda yeni yönetim unsurlarının “genel af” ve kapsayıcılık vurgusu yapan açıklamaları, diğer yanda özellikle Lazkiye ve sahil hattındaki Alevi nüfus arasında hissedilen yoğun bir “intikam” endişesi sürmektedir. Hatırlanacağı gibi, rejimin devrilmesinden hemen sonra HTŞ ve ona yakın yapılar, başkentte ve diğer büyük merkezlerde hızla güvenlik boşluklarını doldurmaya girişti. Örneğin Şam’da eski polis teşkilatının büyük kısmı dağılırken, HTŞ’nin kontrolündeki kadrolar yeni bir polis gücü oluşturmaya başladı. Benzer şekilde muhalif gruplar arasında bir “savunma bakanlığı” veya ortak güvenlik yapısı oluşturma yönünde adımlar atıldığına dair açıklamalar yapıldı. Bu girişimler teoride bir kurumsallaşma ve devletleşme iradesini ifade etmektedir. Fakat pratikte tablo biraz daha karmaşık görünmektedir. İşaret ettiğiniz gibi, HTŞ’nin “örgüt refleksi”nden sıyrılıp sivil ve kapsayıcı bir güvenlik düzeni kurabileceğine dair kuşkular sürerken, özellikle Lazkiye ve sahil bölgelerinde Aleviler arasında belirsizlik ve güvensizlik hala oldukça belirgindir. Bazı bölgelerde geçmiş rejimin hala direnen unsurlarının tasfiye edilmesi sürecinde devam eden güvenlik operasyonlarının, yanıltıcı bir şekilde “mezhepsel gerilim” olarak yansıtılma ihtimali de geçtiğimiz bir yıla damgasını vurmuştur. Alevi bölgelerindeki operasyon ve saldırılarda son bir yıl içinde 3 bini aşkın insan hayatını kaybetmiştir. Dolayısıyla, bir yanda kapsayıcı mesajlar verilirken, diğer yanda geçmişin intikam döngülerinin yeniden ortaya çıkabileceği korkusu hala hâkim bulunmaktadır. Bence HTŞ ve diğer muhalif grupların gerçekten bir “devlet aklı” üretip üretemeyeceğine dair üç olası senaryodan bahsedilebilir: Birincisi, tüm aktörlerin kendisini dönüştürdüğü, şeffaf bir güvenlik yapılanması kurduğu ve farklı inanç gruplarının eşit yurttaşlık temelinde sisteme dâhil edildiği “kapsayıcı devletleşme” senaryosudur. İkincisi, muhalif güçlerin görünüşte birleştiği, ancak gerçekte askeri milis yapıların hâlâ belirleyici olduğu, disiplinli ama kapalı ve otoriter bir “güvenlik devleti” modelidir. Üçüncüsü ise, hali hazırdaki belirsizlik ve çok merkezli otoritenin bir süre daha devam ettiği karma geçiş dönemidir. Bu modelde bir yandan kurumsallaşma çabaları görülürken diğer yandan yerel gerilimler, kontrolsüz grupların eylemleri ve yapısal boşluklar süreci sürekli kırılgan hale getirmektedir. Benim gördüğüm kadarıyla, bu üç model içinde en çok bu sonuncusu yani karma geçiş söz konusudur. Muhalif grupların devletleşme arayışı gerçek; HTŞ’nin sahada kurumsallaşmaya çalıştığı da doğru. Fakat toplumsal güvensizlik, etnik-mezhepsel kırılganlıklar ve örgütsel geçmişin gölgesi, bu sürecin kolay ve hızlı olmayacağını göstermektedir. Sonuç olarak, Suriye’nin yeni döneminde bir “devlet aklı” ortaya çıkabilir; ancak bunun için hem örgütlerin hem de toplumun ciddi bir zihniyet dönüşümüne ihtiyacı bulunmaktadır. Aksi takdirde geçiş süreci, dağınık ve kırılgan bir dengeyle uzun süre devam edebilir.
3. Sorunun Cevabı: Şam’daki rejimin çöküşü, bölgedeki jeopolitik dengeleri derinden etkilerken özellikle İsrail sınırındaki güvenlik algısını yeniden şekillendirmiş ve Siyonist rejim için yeni oldu bittiler konusunda bir fırsat oluşturmuştur. Rejimin devrilmesinin hemen ardından İsrail’in Golan Tepeleri’nde “kapalı askeri bölgeler” ilan ederek Suriye içinde yeni mevzileri işgal etmesi, sınır hattında ciddi bir belirsizlik ve Suriye’nin güvenliğine yönelik açık bir risk ortaya çıkarmıştır. Sahadaki bu gelişmeler, Şam’daki kırılgan rejim değişiminin İsrail’e suistimal edebileceği bir alan oluşturduğu doğrudur ama bundan eski rejimin İsrail açısından caydırıcı olduğu sonucunu çıkarmak tümüyle yanlıştır. Zira, Suriye ordusunun kapasitesini tüm dünya 8 Aralık 2024 tarihinde zaten görmüştür. HTŞ gibi bir milis gücünün karşısında 15 gün dayanamayan bir rejimin İsrail’e karşı nasıl bir caydırıcılık oluşturduğu konusu mizahın konusu olabilir. On yılı aşan iç savaşın ardından Suriye ordusunun kapasitesi ciddi biçimde zayıflamış, rejim değişikliğiyle birlikte askeri ve idari yapılar daha da zayıflamıştır. Yeni yönetimin hem kurumsal hem askeri kapasitesinin uzun süre tam olarak toparlanamayacağına dair bir kanaat hâkimdir. Ancak tüm bunlara rağmen sürecin yalnızca İsrail lehine sonuçlanacağına dair kesin bir hüküm vermek doğru değildir. Yeni Suriye yönetimi, bir yandan meşruiyet arayışı içinde kendisini uluslararası alanda kabul ettirmeye çalışırken, Filistin ve Kudüs meselesi gibi konularda geleneksel devrimci çizgiyi güçlendirip hem içerde halk desteğini kazanmak hem de İsrail saldırganlığına karşı yeni bir dış politik duruş inşa etmeyi deneyecektir. Bu bakımdan, “Şam’ın düşüşü Kudüs’ün özgürlüğüne giden ilk adımdır” tezini savunanlar, yeni yönetimin Filistin meselesine daha aktif bir şekilde sahip çıkma ihtimaline yaslanmaktadırlar. Özellikle rejim sonrası dönemde İsrail’in Suriye’de bazı hedeflere yönelik saldırılarının artması, bu saldırıların halkta tepki toplaması ve yeni yönetimin buna karşı duruş belirlemeye zorlanması, Filistin ve Golan hattında daha dirençli bir Suriye politikasının doğmasına zemin hazırlayabilir. Ancak, Suriye’nin bugün içinde bulunduğu koşullar, kurumsal dağınıklık, muhalif yapılar arasındaki koordinasyon sorunları, ülkenin ekonomik olarak çöküş halinde olması ve sınır bölgelerindeki silahlı hareketlilik, bölgesel bir “direniş ekseni” rolünü üstlenmesini şu aşamada zorlaştırmaktadır. Yeni yönetimin gerçek anlamda Filistin davasına öncülük edebilmesi veya Golan Tepeleri konusunda eski rejimden daha sert bir çizgi izleyebilmesi için hem güçlü bir devlet kapasitesine hem dış politikada tutarlı bir stratejiye hem de uluslararası destek mekanizmalarına ihtiyaç bulunmaktadır. Bu üç unsurdan hiçbirinin şu an tam olarak mevcut olmadığı açıktır. Eğer Suriye’de yeni yönetim dış politikada net ve uzun vadeli bir yönelim belirler, meşruiyet kazanır, içeride güvenlik ve kurumsallaşmayı sağlayabilir ve bölgesel destek bulabilirse, Filistin ve Kudüs meselesine daha aktif bir şekilde sahip çıkması mümkündür. Bu ihtimal bugün zayıf görünse de tamamen dışlanmış değildir. Sonuç olarak, bugünkü tablo İsrail lehine bir stratejik avantaj üretmiş görünse de uzun vadeli dengelerin nasıl oluşacağı büyük ölçüde Suriye’nin yeni yönetiminin tercihleri, dış aktörlerin tutumu ve bölgesel güç ilişkilerinin seyrine bağlı olarak şekillenecek.
4.Sorunun Cevabı: Fırat’ın doğusunda yıllardır varlık gösteren PYD/YPG yapılanması, ABD’nin desteğiyle fiilen özerk bir alan oluşturmuş durumda. Şam’daki rejim değişikliği, bu yapının statüsünü doğrudan etkileyecek bir kırılma noktası yaratmış olsa da, sahadaki güç dengeleri ve yeni Suriye yönetiminin kapasitesi göz önünde bulundurulduğunda durum oldukça karmaşıktır. Yeni yönetimin hem askeri kapasitesi hem de uluslararası izolasyon ve diplomatik baskılar dikkate alındığında, Fırat’ın doğusuna yönelik doğrudan bir askeri operasyon hemen uygulanabilir görünmüyor. Bu bölgedeki PYD/YPG’nin güçlü savunma pozisyonları, ABD’nin hava ve istihbarat desteği ve sınır boyunca yerleşik lojistik altyapı, Suriye ordusunun kısa vadede etkin bir askeri çözüm üretmesini zorlaştırmaktadır. Dolayısıyla, Mart 2025 tarihindeki mutabakat metninde olduğu gibi, yeni yönetim öncelikle diplomasi ve müzakere kanallarını değerlendirmek durumunda görünmektedir. Ama uzun vadede, merkezi otoritenin güçlenmesi ve sahadaki birleşik yapının yeniden inşa edilmesiyle birlikte Suriye’nin Fırat doğusuna yönelik baskısı artacak ve askeri seçenekler yeniden gündeme gelebilecektir. Bu süreç, birkaç yıl sürecek kırılgan bir dengeyle ilerleyecektir. Bu arada Türkiye’nin PKK’nın feshi sürecine PYD/YPG’nin de dahil edilmesi yönündeki talepleri, sahada ne oranda karşılık bulacak bunu halen devam eden sürecin sonunda anlayacağız. Abdullah Öcalan’ın PYD/YPG’nin tasfiyesi yönünde çağrı yapmasına rağmen, söz konusu örgütsel yapı veya en azından bir bölümü varlığını korumaya çalışacaktır. ABD ise bölgedeki statükoyu ve etkisini sürdürmek isteyecektir.
5. Sorunun Cevabı: Suriye halkı, 1946 yılında bağımsızlığını kazanmasından bu yana birçok savaş, rejim değişikliği, yabancı müdahaleler ve toplumsal travmalar yaşamış bir toplumdur. Bu tarihsel arka plan hem bireyler hem de farklı toplumsal kesimler arasında derin güvensizlikler ve travmatik bir hafıza oluşturmuştur. Batı tarihindeki “ötekileştirme” pratikleri genellikle merkezi güçlerin toplumsal farklılıkları bastırarak tek bir kimlik veya ideoloji üzerinden devlet inşa etmesine dayanırken, Orta Doğu’nun, özellikle Suriye’nin, tarihsel olarak çok kimlikli yapısı toplumsal sözleşmelerin daha esnek ve çok aktörlü olmasını zorunlu kılmıştır. Bu da Suriye’de toplumsal dayanışma ve yerel yönetimlerin hayatta kalma stratejilerinin, merkezi otorite eksikliğinde bile çeşitlilik ve çok aktörlülük temelinde şekillendiğini göstermektedir. Nitekim, son bir yıldır yaşanan tecrübe ve yerel gözlemler, özellikle Şam, Lazkiye ve Fırat havzasındaki nüfusun, savaş sonrası ilk tepkilerinde “intikam” reflekslerinin sınırlı kaldığını göstermiştir. Örneğin, şehirlerde bazı eski rejim yanlılarına yönelik yerel adalet mekanizmaları ve geçici barış girişimleri devreye girerken; köy ve mahalle düzeyinde ise komşular arası uzlaşma ve günlük iş birliği pratikleri hâlâ hayatta bulunmaktadır. Bu, toplumsal olarak “birlikte yaşam” yönünde bir eğilimin var olduğunu, ancak bunun kırılgan ve bölgesel farklılıklara bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak bu eğilimin geniş kapsamlı bir toplumsal sözleşmeye dönüşmesi ciddi zorluklarla karşı karşıya bulunmaktadır. Lazkiye sahilindeki Aleviler, kuzey Fırat hattındaki Kürt grupları, güneydeki bazı Dürzi gruplar ve hatta Türkmen azınlık topluluğu bile geçiş koşulları nedeniyle kendilerini tam anlamıyla rahat hissetmemektedir. Şu ana kadar 1 milyon mülteci ülkesine veya yaşadığı bölgeye geri dönmüş durumdadır. Diğer 5 milyon kişinin ne zaman döneceğini ülkedeki siyasi ve ekonomik koşullar belirleyecektir. Diğer yandan, eski savaş aktörleri ve silahlı gruplar hâlâ önemli bir güç alanına sahip olduğu için geçmişteki örgütsel refleksler ve yerel otorite boşlukları, merkezi otoriteyi tanımayan veya tamamen entegre olmayan aktörleri hâlâ sahada etkin kılmaktadır. Öte yandan Suriye toplumunun çok kimlikli yapısı, farklı toplulukların dayanışma ve birlikte yaşam pratiklerini zorunlu kılmaktadır. Günlük yaşam ve ekonomik faaliyetlerin sürekliliği için insanlar arası uzlaşma ve güven tesis etme gerekliliği, “intikam” kültürünü sınırlayan bir denge unsuru oluşturmaktadır.
6.Sorunun Cevabı: HTŞ ve lideri Şara’nın, uzun yıllar “terör listelerinde” yer aldıktan sonra yeni dönemde güvenliğin başlıca garantörü haline gelmesi, Suriye’deki kırılgan dengeyi anlamak açısından kritik bir göstergedir. Bu dönüşüm, salt ideolojik bir değişimden ziyade pragmatik ve yerel güvenlik ile yönetim ihtiyaçlarına yanıt veren bir adaptasyon olarak değerlendirilmelidir. HTŞ yönetimi, özellikle şehir merkezlerinde ve stratejik bölgelerde silahlı kontrolü elinde tutarken, sivil yönetim ve günlük asayişin işleyişine müdahil olduğunu da göstermektedir. Bu durum, örgütün kendi örgütsel refleksini, merkezi otoritenin boşluğunda hayatta kalma ve meşruiyet kazanma stratejisine dönüştürdüğünü ortaya koymaktadır. Batı’nın “radikal İslam” paradigmasıyla değerlendirildiğinde, HTŞ, ideolojik olarak radikal bir örgüt olarak görülse de sahadaki gerçeklik, bu aktörün artık hem yerel halkla hem de uluslararası aktörlerle iletişim kanalları kurduğunu ve güvenlik ile günlük yaşamın işleyişinde işlevsel bir rol üstlendiğini göstermektedir. Bu durum, küresel sistemle doğrudan uyumlu bir entegrasyon anlamına gelmese de pragmatik bir model arayışının işaretlerini vermektedir. HTŞ’nin önceliği artık ideolojik yayılma değil, mevcut yönetim boşluğunu doldurarak sahadaki nüfuzunu korumak ve meşruiyet kazanmaktır. Bu, örgütün sahadaki varlığını “güvenlik ve asayiş sağlayıcı” olarak yeniden tanımlamasına yol açmış ve dolayısıyla Batı’nın radikal İslam paradigmasını sahada tamamen geçersiz hale getirmiştir. Bu bağlamda, örgüt ve lideri, ideolojik sertlik ile pragmatik yönetim arasında dengeli bir model geliştirmeye çalışmış ve sahada kontrolü ve asayişi sağlarken, diplomasi ve müzakere kanallarını kullanmayı tercih etmiştir.
7. Sorunun Cevabı: Suriye, 1920-46 yılları arasındaki Fransız sömürge döneminden itibaren farklı etnik ve mezhepsel gruplar üzerinde uygulanan parçalı bir toplum yapısına sahip olmuştur. Ardından gelen Baas rejimi, merkezi otoriteyi güçlü tutmak ve ideolojik bir ulus inşa etmek amacıyla halkı devletle özdeşleştiren ve Alevi azınlığın yönetici olduğu bir “toplumsal sözleşme” dayatmış ancak, bu süreç, Suriye toplumunda “ulus bilinci” yerine, baskıyla şekillendirilmiş yapay bir birliktelik oluşturmuştur. Bugün, rejim değişikliği sonrası ortaya çıkan kırılganlık, bu tarihsel mirasın üzerine eklenmiş durumdadır. Suriye’nin bir asrı bulan savaş, göç ve güvenlik kaygıları, bu toplumun öncelikli olarak hayatta kalma ve güvenlik arayışı içinde olduğunu göstermiştir. Etnik ve mezhebi fay hatları, özellikle Lazkiye, Haseke, Fırat havzası ve Şam çevresinde hâlâ güçlü biçimde işlemekte; farklı topluluklar geçmişte yaşanan saldırılar, yerinden edilme ve demografik değişim nedeniyle birbirine temkinli yaklaşmaktadır. Bu durum, “ulus olma” idealinin inşasını doğrudan zorlaştırsa da, yukarıda da işaret ettiğim gibi, küçük ölçekli topluluklar ve mahalle düzeyinde birlikte yaşam pratiği hâlâ devam etmektedir. İnsanlar, ekonomik ve sosyal gereklilikler doğrultusunda farklı etnik ve mezhepsel gruplarla iletişim kurmak durumunda olduğu için, ortak yaşam alanlarını paylaşmakta ve vatandaşlık bilinci oluşturma potansiyelini hala korumaktadır. Ancak bu potansiyelin ulusal düzeye taşınabilmesi için birkaç temel koşul gerektiğine inanıyorum. Öncelikle merkezi otoritenin güvenlik ve hukuki istikrar sağlayabilmesi, azınlık haklarının güvence altına alınması, geçmiş travmalarla yüzleşilmesi ve yerel toplulukların siyasi katılımının sağlanması hayati önemdedir. Aksi takdirde, etnik ve mezhebi fay hatları, yeniden parçalanma ve yerel çatışma riskini canlı tutacak ve “ulus olma” idealini sabote edecektir.
8.Sorunun Cevabı: Yeni Suriye yönetiminin genel af ilanı ve “kucaklayıcı” söylemleri, toplumda bir barış ve uzlaşma havası yaratma amacı taşısa da Lazkiye ve Tartus hattında ortaya çıkan gerilimler bu çabanın sınırlarını net biçimde gösteriyor. Bu gerilimlerin özellikle, teslim olmaya direnen eski rejim mensuplarının toplumsal kışkırtmalarıyla bağlantılı olduğu da unutulmamalıdır. Bu durum, yeni yönetimin otoritesinin sahada hâlâ tam anlamıyla tesis edilemediğini ve ülkenin üniter yapısının kırılgan olduğunu gösteriyor. Merkezi otoritenin, bu tür yerel gerilimleri önlemede yetersiz kalması hem bölgesel parçalanma riskini hem de toplumsal güven kaybını artırmaktadır. Öte yandan, bu iç risk yalnızca şiddet eylemleriyle sınırlı değildir. Bölgelerdeki yerel liderlerin hâlâ kendi nüfuz alanlarını koruma eğiliminde olması, merkezi yönetimle yerel güçler arasında koordinasyon eksikliklerini ve hukuki boşlukları da artırmaktadır. Sonuç olarak, Lazkiye ve Tartus hattında yaşanan gerilimler ve rövanşist eylem potansiyeli, yeni Suriye yönetimi için en büyük iç risklerden biri olarak değerlendirilmeli. Bu risk hem bölgesel istikrarı hem de ülkenin üniter yapısını tehdit ederken yönetimin sahadaki otoritesini güçlendirmek için acil olarak yerel güvenlik mekanizmalarını güçlendirmesi, eski çatışma taraflarıyla uzlaşma ve denetim mekanizmalarını işletmesi gerekmektedir.
9. Sorunun Cevabı: Türkiye’de Suriyeli muhaliflere karşı hem seküler hem de bazı muhafazakâr çevrelerde gözlenen güvensizlik ve dezenformasyon dalgası, işaret ettiğiniz gibi bir algı yönetimi ve tarihsel önyargıların ürünü olarak görülmelidir. Bunun, yeni dönemde Suriye’de büyük bir mevzi kaybetmiş olan İran’ın ve ona yakın grupların sözel yıpratma operasyonu olarak görülmesi gerekir diye düşünüyorum. Bunun yanı sıra, Türkiye’deki kamuoyunda muhaliflere dair algı, medyada ve sosyal medyada yayılan dezenformasyonlar ile şekillenirken, geçmiş dönemlerdeki tarihsel önyargılar da rol oynamaktadır. Her ne olursa olsun Araplara karşı düşmanlığı kendilerine siyasi strateji olarak benimsemiş bir seküler kesimin varlığı Türkiye’nin sadece Suriye’ye değil tüm Ortadoğu’ya bakışını etkilemektedir. Suriye iç savaşının başından itibaren muhaliflerin bazen radikal gruplarla ilişkilendirilmesi, toplumsal bellekte “şüphe” ve “güvensizlik” algısını pekiştirmekte ve olumsuz propagandaları kolaylaştırmaktadır. Bu algı, sahadaki gerçek hareket kabiliyeti ve güç yapılarıyla örtüşmemektedir.
10. Sorunun Cevabı: Yeni Suriye yönetiminin Batılı aktörlerle temas kurma girişimleri, özellikle ağır ekonomik ambargoların kaldırılması ve ülkenin temel ihtiyaçlarının sağlanması bağlamında, sahadaki gerçeklerle doğrudan ilişkili bir pragmatik diplomasi hamlesi olarak değerlendirilmelidir. Suriye ekonomisi, on yılı aşkın iç savaşın ardından ciddi biçimde çöküntü yaşamış durumdadır ve temel gıda maddeleri ile enerji ihtiyacı hayati derecede önem arz etmektedir. Üstelik, devlet kurumlarının mali kapasitesi zayıf ve kamu hizmetleri büyük ölçüde aksamaktadır. Bu bağlamda, Batılı aktörlerle yürütülecek görüşmeler, ekonomik ve sosyal istikrarı sağlamak ve halkın temel ihtiyaçlarını karşılamak açısından hayati bir öneme sahip görünmektedir. Bu durum, yeni yönetimin hızlı ve rasyonel diplomatik adımlar atmasını zorunlu kılmıştır. Aksi takdirde toplumsal hoşnutsuzluk artacak, yeni yönetime olan güven ortadan kalkacaktır. Bu nedenle Batılı aktörlerle temas kurmak, “teslimiyet” değil, devletleşme sürecinin gerektirdiği pragmatik bir stratejik tercih olarak okunmalıdır. Elbette, bu temasların içeriği ve karşı tarafın talepleri, sahadaki yönetim kapasitesi ve politik meşruiyet üzerinde belirleyici olacaktır. Eğer görüşmeler, Suriye’nin egemenliğini zayıflatacak, ekonomik ve siyasi bağımlılığı artıracak şekilde yürütülürse, o noktada “teslimiyet” algısı oluşabilir. Ancak sahadaki mevcut ekonomik kriz ve merkezi otoritenin yeniden tesis edilme ihtiyacı göz önünde bulundurulduğunda, yapılan girişimler büyük ölçüde rasyonel, stratejik ve devletin işlevselliğini sürdürebilmek için zorunlu diplomatik hamleler olarak yorumlanmalıdır.
11. Sorunun Cevabı: Suriye devrimi, tarihsel olarak çok etnikli ve çok mezhepli toplumsal yapıya sahip bir coğrafyada gerçekleşti. Bu yapının en belirgin özelliği, Arap, Kürt, Türkmen ve Süryani gibi farklı etnik grupların; Sünni, Şii, Alevi ve Hristiyan gibi farklı din ve mezheplerin bir arada yaşamış olmasıdır. Suriye toplumu tarih boyunca farklı kimlikleri bir arada tutmaya mecbur olmuş, dolayısıyla çok katmanlı sosyal bir dengeyi geliştirmiştir. Devrim sonrası süreçte bu birlikte yaşam pratiğinin hem fırsatlar hem de riskler yarattığı aşikardır. Örneğin, Şam ve Halep gibi büyük şehirlerde farklı etnik ve mezhebi gruplar hâlâ günlük yaşamda bir arada hareket etmekte ve birçok mahallede yerel barış mekanizmaları işletilmektedir. Bu durum, toplumsal hafıza ve karşılıklı bağımlılık temelinde bir birlikte yaşam modelinin var olabileceğini ortaya koymaktadır. Suriye, 8 Aralık 2024’te başlayan rejim değişimi sonrası, uzun süredir bastırılmış toplumsal kimliklerin ve aktörlerin yeniden sahneye çıkmasına imkân tanımıştır. Bu geçiş süreci, devletin yeniden inşası ve kurumsal yapıların şekillendirilmesi için bir fırsat sunmaktadır. Yeni anayasa ve parlamenter düzenlemelerle birlikte, Suriye’nin artık tek tipleştirici bir devlet yapısından ziyade toplumsal çeşitliliğe dayanan bir yapılanmaya yöneldiği gözlemlenmektedir. Eğer bu süreçte farklı mezhep, etnik kimlik ve toplumsal gruplar kapsayıcı bir şekilde temsil edilir ve siyaset süreçlerine dahil edilirse, Suriye teorik olarak çok kimlikli, İslami değerleri gözeten ve çoğulcu bir medeniyet modeli inşa etme potansiyeline sahip olabilir.
Ancak bunun gerçekleşmesi birçok açıdan zorludur. Rejim sonrası kurulan devlet yapısı hâlâ kırılgan ve parçalıdır; silahlı gruplar, yerel konseyler ve otonom yapılanmalar merkezi otoritenin yeniden tesisini güçleştirmektedir. Toplumsal travmalar, etnik ve mezhepsel ayrışmalar hâlen derin olup, güven eksikliği ciddi bir engel oluşturmaktadır. Yeni liderliğin İslami referanslara yönelimi, kapsayıcı bir medeniyet projesi anlamına otomatik olarak dönüşmeyecektir. Ayrıca ekonomi, insani yardım, mülteci dönüşü, güvenlik ve yeniden inşa gibi temel sorunlar, ideallerin hayata geçirilmesini zorlaştırmaktadır. Suriye ekonomisi, rejimin devrilmesinin ardından geçen bir yılda toparlanma sinyalleri vermesine rağmen hâlâ son derece kırılgan bir yapı sergilemektedir. Bir de böyle bir projeyi hayata geçirebilmenin en önemli koşulu, halkın beklediği ekonomik refahı gerçekleştirmektir. GSYH’nin yaklaşık 30 milyar dolar seviyesinde kalması, ülkenin savaş öncesine kıyasla oldukça küçük bir ekonomik hacme sahip olduğunu göstermektedir. Gelir düzeyinin düşüklüğü ise toplumsal refahı ciddi biçimde sınırlamaktadır; nitekim kişi başı gelirin yaklaşık 2 bin dolar civarında olması, halkın satın alma gücünün ne denli zayıfladığını ortaya koymaktadır. Ekonomide yıllık büyümenin yaklaşık %1 düzeyinde gerçekleşmesi, çöküşün durduğu ve kademeli bir toparlanmanın başladığına işaret etse de, bu hızın geniş ölçekli bir iyileşme yaratması kısa vadede mümkün görünmemektedir. Yaşam koşullarının ne kadar ağır olduğunu en net gösteren unsur ise, halkın yaklaşık %90’ının yoksulluk sınırında yaşıyor olmasıdır.
12.Sorunun Cevabı: Suriye, on yılı aşkın süren iç savaş, yabancı müdahaleler, ekonomik çöküntü ve toplumsal travmalarla birlikte hâlâ son derece kırılganlığa sahiptir. Şam’daki rejim değişikliği, merkezi otoritenin hızlı bir şekilde yeniden tesis edilmesini sağlasa da ülke içinde farklı etnik ve mezhebi gruplar, silahlı aktörler ve yerel güç merkezleri hâlâ önemli nüfuz alanlarına sahiptir. Özellikle Fırat doğusunda ABD destekli PYD/YPG varlığı, Lazkiye ve Tartus hattındaki rövanşist gerilimler ve HTŞ’nin yeni rolü ciddi bir kırılganlık oluşturmaktadır. Bununla birlikte yeni yönetimin ekonomik ambargoları kaldırmak, uluslararası aktörlerle diplomatik kanalları zorlamak ve toplumsal uzlaşma süreçlerini işletmek için attığı adımlar, kısa vadede merkezi otoritenin işlevselliğini artırabilir. Bölgesel ve küresel güç dengeleri de bu senaryonun şekillenmesinde belirleyici olacaktır.
Sonuç olarak, Suriye’nin yakın geleceği tek bir senaryoya indirgenemez; en olası tablo, kırılgan bir istikrar ile devam eden sınırlı merkezi otorite üzerine kurulu bir ara dönemdir. Ülke, kısa vadede Libya veya Irak’ta olduğu gibi tam anlamıyla uzun süreli bir kaosa sürüklenmeyebilir; fakat tam bağımsız, istikrarlı ve kendi ayakları üzerinde durabilen bir devletin doğuşu da mevcut koşullarda kısa vadede olası görünmüyor. Suriye’nin geleceği, merkezi otoritenin sahadaki etkisini artırma kapasitesi, yerel uzlaşma mekanizmalarının işletilmesi ve uluslararası aktörlerle yürütülecek diplomatik süreçlerin başarısına bağlı olarak kırılgan bir denge üzerinde şekillenecektir.
Özgeçmiş:
M.Ü. İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünü bitiren Dağ, M.Ü Ortadoğu Enstitüsü Siyasi Tarih ve Uluslararası İlişkiler bölümünde sırasıyla Yüksek Lisansını ve doktora eğitimlerini tamamladıktan sonra, 2 yıl Güney Afrika’da Regent Business School’da doktora sonrası çalışmalarını yaptı. Bir süre Marmara Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışan Dağ, 2014 yılından itibaren İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin (İNSAMER) kuruculuğunu ve yöneticiliğini yapmaktadır. Genel olarak İslam dünyası ve özelde Ortadoğu üzerine çalışmalar yapan Ahmet Emin Dağ’ın çok sayıda eseri ve tercümesi bulunmaktadır. Telif eserleri arasında; Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi Sözlüğü (2004), Hasan el-Benna (2006), Ortadoğu Çatışmaları (2014), Afrika’da Müslüman Azınlıklar (2015), Halep Türkleri (2016), İslam Dünyasının Geleceği (2017), Şii-Sünni İlişkileri (2018) bulunmaktadır.

Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır.
Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.

