Dünya ve İslam

 

Merhameti Ters Tutmak

Share

Kur’an, Müslümanların vasfını anlatırken bir cümle kuruyor:

“أَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ”

Bu ifade, Fetih Sûresi 29. ayetin bir bölümü.

Kısaca: Hakikati yok sayan baskı ve zulme karşı izzetli, dirençli; kendi aralarında ise merhametli, yumuşak, şefkatli bir duruş…

Bu cümlenin sanki sessizce tersine döndüğü bir zamanda yaşıyoruz.

Bugün bazı dindar çevrelerde şöyle bir manzara ile karşılaşıyoruz:

Kendisini Müslüman, dert sahibi, dava ehli, ümmetçi, ilim ehli, hakikat savunucusu olarak tanımlayan kişi;

Söz konusu Müslüman kardeşi olunca, en küçük hatasını büyüteçle inceliyor,

Bir cümlesini, bir fotoğrafını, bir temasını “delil” sayıp hüküm kesiyor,

Onu itibarsızlaştırmayı, dışlamayı, yaftalamayı din adına görev biliyor.

Ama aynı kişi, Allah’a açıkça inanmayan, İslam’ı reddettiğini, alay ettiğini beyan eden biriyle karşılaştığında:

Son derece anlayışlı,

Nazik,

Fevkalade hoşgörülü…

Hatta bazen öyle ki, Müslüman kardeşine reva görmediği en temel hüsnü zannı, İslam’a ve Müslümanlara mesafesini açıkça ilan edenlere cömertçe dağıtıyor. Bu nezaket kötü mü? Hayır. Kimseyi iman etmeye zorlayamazsın, insan onurunu çiğneyemezsin, bu tamam. Mesele şu: Biz kimi neye göre konumlandırıyoruz?

Burada ciddi bir eksen kayması var.

Bu tuhaf tablonun arkasında birkaç psikolojik ve zihinsel kırılma seziyorum:

1. Müslümana karşı sert olmayı “takva” sanmak!

Bazıları için din, önce “ayıklama sanatı”na dönüşmüş durumda.

Kim nerede hata yaptı, kim hangi cümleyi problemli kurdu, kim hangi fotoğrafta kimin yanında durdu…

Takva; merhamet, dua, omuz verme üzerinden değil, “temiz kadro oluşturma” üzerinden tanımlanıyor.

Halbuki Kur’an’ın “ruhamâ beynehum” dediği yerde, biz birbirimize karşı merhameti lüks sayar hale geldik. Sanki merhamet, yumuşak söz, örten bakış, koruyan tavır, “akide zaafı” gibi algılanıyor.

Kardeşini anlamaya çalışmak yerine, linç etmeye hazır bekleyen bir teyakkuz hali…

2. Müslümana vurdukça modern dünyaya şirin görünmek!

İkinci boyut daha ince ve en az birincisi kadar problemli.

Bazıları, “ben onlar gibi değilim” demek için, dışarıya daha kabul edilebilir, daha modern, daha “aydın” görünmek için Müslüman kardeşine karşı sertleşiyor.

İslam’a mesafeli çevrelere karşı son derece ölçülü, saygılı, hatta hayran,

Ama dindar kitleye, alimlere, cemaatlere, sıradan Müslümanlara karşı alaycı, küçümseyici, keskin…

Haklı eleştiriyi kimse tartışmıyor; eleştiri elbette olacak. Ama bazen eleştirinin kendisi bir “sunum dosyası”na dönüşüyor:

Sanki Müslümanlara ne kadar yüklenirse o kadar “özgür”, “bağımsız”, “ilerici” görünecek.
Bu kez de din dilini, kendi içinden olanı dövmek için kullanıp dışarıya “Bakın, ben sizdenim!” mesajını vermeye çeviriyor.

Sonuçta aynı sapma:
Şefkat yanlış adrese, sertlik yanlış adrese gidiyor.

3. Kendi psikolojisini din diye paketlemek!

Bazı öfkeler aslında ilmî değil, şahsî.

Kırgınlıklarını, kıskançlıklarını, dışlanmışlık duygusunu “itikad hassasiyeti” gibi sunan insanlar var.

Eleştirdiği kişiyi yıllardır sevmiyor; sonra onun bir gafını buluyor, hemen “ehli sünnet dışı”, “sapma”, “hain”, “filan cepheye kaydı”, “din zaten bu değil”, “dini bunlar bu hale getirdi” damgası…

Böylece kendi iç hesaplaşmalarını Allah adına meşrulaştırıyor.

Din, kalbinin karanlık odalarını gizleyen bir perdeye dönüşüyor.

Oysa ayetin gösterdiği istikamet gayet berrak:

Mümin kardeşine karşı merhametlisin: onu korursun, kollarsın, uyarmak gerektiğinde bile kalbini kırmadan, onu teşhir etmeden, dua ederek yaparsın. Kendin için istediğini onun için de istersin.

Hakikati yok sayıp tahkir eden cepheye karşı ise meydan okuyan bir izzetin vardır: Kimliğin silikleşmez, inancın ucuz diplomasiye kurban gitmez, boyun eğmez, kompleks üretmezsin.

Bugün biz ne yapıyoruz?

Kardeşimize karşı izzet kılıcı çekiyor, Allah’ı ve dini inkâr eden, dinle açık kavga eden fikirlere karşı ise “aman yanlış anlaşılmayalım” diye kelimeleri pamukla paketliyoruz. Böyle olunca da denge bozuluyor; şefkat yanlış adrese, izzet yanlış adrese gidiyor.

Bu yazı, kimseyi hedef gösterme metni değil. Asıl murat şu:

Dini hassasiyet iddiasında olan herkes önce kendi terazisini kontrol etmeli.

Kendimize sormalıyız:

Müslüman kardeşimle ilgili bir şey duyduğumda kalbim önce anlamaya mı çalışıyor, yoksa infaza mı?

İnanç dünyama gelen ağır saldırılara karşı gösteremediğim cesareti, kendi kardeşime karşı sosyal medyada neden bu kadar rahat gösteriyorum?

Merhameti güçsüzlük, sertliği iman; alçakgönüllülüğü geri kalmışlık, kibri olgunluk sanan bir ters okumaya mı savruldum?

“Ruhamâ beynehum” bize bir üslup, bir duruş, bir kardeşlik ahlakı teklif ediyor.

Bu ahlak ne kör bir grupçuluk ne de kişiliksiz bir yumuşaklık…

Hem imanına sahip çıkan izzet hem mümin kardeşine sığınak olan merhamet…

Belki de yeniden şunu hatırlamak gerekiyor:

Müslümana merhameti kaybeden, kimseye adalet götüremez.

Kardeşini hoyratça harcayan, hakikat adına konuşsa da kalpleri imar edemez.

İnsanların imanını ölçen hakem değiliz; fakat sertliğimizin de şefkatimizin de gerçekten doğru adreste olup olmadığını sorgulamalı değil miyiz?

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir. Dünya ve İslam’ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Daha Fazla Makale

Yazardan Daha Fazla Makale