Trump yönetimi, Avrupa’nın “medeniyetin silinmesinden başka bir yöne gitmediğini” iddia ediyor. Doktrin belgesi, kıtanın en derin sorunlarından bazıları için Avrupa entegrasyonunu suçluyor ve “Avrupa Birliği’nin siyasi özgürlük ve egemenliği baltalayan faaliyetleri”ni hedef alıyor.
Aslında herkes bunun geleceğini tahmin etmeliydi.
Washington’ın Ukrayna için hazırladığı 28 maddelik utanç verici plan ve JD Vance’in şubat ayında Münih’te yaptığı, Avrupa demokrasilerinin savunulmaya değmediğini öne süren şok edici konuşma erken uyarı niteliğindeydi. Yine de yeni açıklamalar, ABD’nin kıtayla ne kadar acımasız ve tamamen işlemsel bir ilişki kurmak istediğinin şimdiye kadarki en açık işareti oldu.
Bu güvenlik belgesi, Trump’ın Avrupa’yı kendi ideolojik imajında yeniden şekillendirme ve aynı zamanda askerî açıdan geri çekilme girişiminde yeni bir aşamaya işaret ediyor. Gazetenin aktardığına göre ABD’nin yeni politikası, Avrupa’nın “kendi savunmasının birincil sorumluluğunu üstlenmesini” sağlamayı hedefliyor.
Avrupa’dan ABD askerlerinin çekilmesi, özellikle Maga sağının uzun süredir kararlılıkla savunduğu bir talep. Steve Bannon gibi isimler açıkça “yarımküre savunması”nı, yani Avrupa yerine Amerika’yı savunmayı öneriyor. Bannon, War Room podcast’inde bunu şu sözlerle dile getiriyor: “Biz bir Pasifik ülkesiyiz… Amerika’nın stratejik ağırlık merkezi aslında Pasifik’tir.”
ABD’nin stratejik geri çekilme politikasının en açık ifadelerinden biri, Trump döneminde Savunma Bakanlığı’nın önemli isimlerinden olan Elbridge Colby’den geldi. Colby ve meslektaşları, 2023 tarihli Stratejik Önceliklendirmeyi Doğru Yapmak başlıklı politika belgesinde, ABD’nin Avrupa’daki taahhütlerini azaltıp kaynaklarını başka bölgelere yönlendirmesi gerektiğini savunuyordu.
Belgenin başlangıç noktası net.
Katılımcılardan birinin belirttiği gibi: “Amerika Birleşik Devletleri’nin Avrupa ve Asya’da aynı anda büyük savaşlar yürütüp kazanma kapasitesi yoktur ve bunu geliştirmeyi de planlamamaktadır.” Onlara göre belirleyici olan Avrupa değil, Çin’dir; dolayısıyla ABD’nin dikkatinin ve kaynaklarının bu doğrultuda yönlendirilmesi gerektiği ileri sürülüyor.
Washington on yılı aşkın bir süredir bu eksen kaymasının sinyalini veriyor. Ancak Avrupa hükümetleri, ABD’nin kıtanın güvenliğini gerçekten ikincil bir mesele haline getirebileceği fikrini hâlâ kabullenmekte zorlanıyor. Ukrayna’daki savaş bu gerilimi daha da artırdı: Avrupa, ABD’nin çekilmesinin veya dayatacağı eşitsiz bir barışın Ukrayna’da kaosa ve Avrupa genelinde istikrarsızlığa yol açacağını düşünüyor.
Colby’ye göre bu, ABD’nin Avrupa’dan ayrılmasına engel teşkil eden bir gerekçe değil. Şöyle yazıyor: “İstikrarsızlık veya hatta kaos tek başına bir öncelik azaltma politikasını başarısız kılmak için yeterli değildir.” Ona göre asıl mesele, ABD’nin ortaya çıkacak kaostan kendisini koruyacak yollar bulup bulamayacağıdır.
Yeni ABD güvenlik stratejisi, Washington’ın giderek daha fazla “Batı Yarımküresi”ne odaklandığını teyit ediyor. Yönetim, dış meseleleri ve dış misyonları —bir ölçüde Çin dahil— önceliksizleştirerek iç güvenliğe ve yakın çevresine yönelmeyi planlıyor. ABD’nin Karayipler’de son 30 yıldaki en büyük deniz gücü takviyesi de bu dönüşümü açıkça gösteriyor.
Elbette ABD’nin Avrupa’yı tamamen terk etmesi beklenmiyor.
Kıtadaki yaklaşık 4 trilyon dolarlık Amerikan yatırımı hâlâ korunması gereken temel bir çıkar. Ancak yön son derece açık: Washington geri adım atıyor. Avrupa için acil soru ise şu: Bunun sonuçlarına hazır mıyız? Askeri geri çekilmeyle birlikte Washington’ın elindeki diğer araçları çok daha güçlü ve sert biçimde kullanacağı da ortada: finansal güç, diplomatik baskı, ihracat kontrolleri, ticaret önlemleri ve ikincil yaptırımlar. Bu araçlar, Avrupa’yı ABD’nin istediği siyasi doğrultuya yönlendirmek için giderek daha sık devreye sokulacak.
AB’den, ABD Ticaret Bakanı Howard Lutnick’in geçen ay yaptığı gibi, yaptırımların yumuşatılmasını veya dijital ve yeşil düzenlemelerin tamamen kaldırılmasını talep etmekten çekinmeyecekler. Üstelik bunlar, Avrupa üzerindeki güvenlik şemsiyesi incelirken yaşanıyor. Sonuç: Daha az koruma, daha fazla baskı içeren tehlikeli bir asimetri.
Bir zamanlar bu şokları yumuşatan sağlam güvenlik garantilerinden artık yararlanamayan Avrupa, uzayan bir ABD-Çin çatışmasında kaçınılmaz olarak ikincil hasar riskiyle karşı karşıya.
Bu, acımasız bir kaybeden-kaybeden durumu.
Avrupa, savunma pozisyonunda kalmak yerine gerçek bir stratejik aktör olmak istiyorsa, savunma yatırımlarındaki artışı sürdürmek ve Washington veya Pekin’den gelecek baskı girişimlerine sert karşı önlemlerle yanıt vereceğini net biçimde göstermek zorunda. Ancak bu şekilde Avrupa, geri çekilen bir patron ile güvensiz bir rakip arasında sıkışıp kalmaktan kurtulabilir.
ABD baskısına boyun eğmek işe yaramıyor; Ursula von der Leyen’in yaz aylarında yaptığı felaket niteliğindeki tek taraflı ticaret tavizi bunun kanıtı. AB’nin bu geri adımı, ABD’nin güvenlik desteğini ve Ukrayna’ya desteğini güvence altına almak amacıyla yapılmıştı; ancak sonuç tam tersi oldu. ABD’nin Avrupa’dan çekilme yönündeki stratejik eğilimi, Avrupa’nın verebileceği herhangi bir tek taraflı ticaret tavizinden çok daha güçlü bir dinamik.
Avrupa bu hatayı tekrarlamamalı.
Washington bir sonraki baskı adımını attığında AB, ticaret anlaşmasını reddetmeye ve baskının ilk işaretinde güçlü “zorlama karşıtı” mekanizmalarını devreye sokmaya hazır olmalıdır. Washington’da ancak böyle bir kararlılık karşılık bulacaktır.
ABD Avrupa’nın güvenliğini artık önceliklendirmeyecekse bunun bir bedeli olmalıdır: bölgedeki nüfuzu buna bağlı olmalıdır. Tarihsel güvenlik garantilerinden mahrum bırakılan bir ABD’nin müdahalesi ve baskısı, Avrupa için sürdürülebilir değildir.
Kaynak: theguardian
https://www.theguardian.com/commentisfree/2025/dec/08/trump-doctrine-europe-us-coercion-economic

Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır.
Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.

