2025 Tianjin Zirvesi, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) bugüne kadar gerçekleştirdiği en geniş katılımlı toplantı olarak kayıtlara geçti. Bölgesel iş birliğini derinleştirmeyi hedefleyen zirve, yalnızca ikili ilişkiler açısından değil, aynı zamanda küresel sistemin “doğusallaşan” yönelimi bakımından da dikkatle değerlendirilmeli. Bu buluşma bir bakıma, salt güvenlik ve ekonomik iş birliği başlıklarının ele alındığı bir diplomasi vitrini olmanın ötesinde, Çin’in diplomatik söylem üzerinden inşa ettiği bir güç gösterisiydi. Türkiye ve Türk devletlerinin zirveye yaklaşımı, “çok yönlü dış politika” anlayışına dayansa da, Çin’in giderek belirginleşen hegemonyası karşısında kırılgan dengeler barındırıyor. Dolayısıyla, Türkiye’nin burada sergilediği tutumun gerçekten çok yönlü dış politikanın bir tezahürü mü, yoksa “zorunlu uyum”un bir yansıması mı olduğu sorgulanmalı.

Çin ile Yükselen İşbirliği: Zorunluluk mu, Tercih mi?
Türkiye son yıllarda dış politikasında yönünü çeşitlendirmeye çalışan bir strateji izliyor. Kuşak-Yol Girişimi, Orta Koridor, BRICS+ temasları ve ŞİÖ’ye yönelik artan ilgi de bu çeşitliliğin ayak sesleri.
Peki bu adımlar ne kadar bilinçli tercihler, ne kadarı konjonktürel zorunluluk?
Uluslararası ilişkiler teorisyeni Hans Morgenthau’nun ifadesiyle, “Uluslararası siyaset, karşılıksız iyilikler üzerine değil; çıkarlar ve güç dengeleri üzerine kuruludur.”
Bugün Türkiye ile Çin arasındaki ekonomik tabloya baktığımızda bu söz bir kez daha anlam kazanıyor. 2023 verilerine göre 45 milyar doları aşan ithalata karşılık, 3,3 milyar dolarlık bir ihracat hacminden söz ediyoruz. Terazinin bir tarafı ağır değil, neredeyse yere yapışmış durumda. Buna iş birliği demek mümkün mü, yoksa tek taraflı bir bağımlılıktan mı söz etmeliyiz?
Çin’in yatırım yaptığı birçok ülkede benzer bir senaryo tekrarlanıyor. Önce altyapılar inşa ediliyor, sonra sessizlik… Özellikle insan hakları gibi meselelerde.
Yani mesele sadece yollar, köprüler, lojistik hatlar değil. Mesele, bu hatlar boyunca taşınan siyasi mesajlar. Türkiye’nin Çin’le kurduğu bu yakınlık, sadece ekonomik kazançlarla ölçülemeyecek kadar çok katmanlı. Riskleri ve getirileri birlikte düşünmek gerekiyor.
Uluslararası siyasetin dili çoğu zaman cümlelerden değil, satır aralarından okunur. Zirvelerde verilen fotoğraflar, basın açıklamalarındaki birkaç kelime, aslında büyük yönelimlerin şifrelerini taşır. Tianjin’deki Şanghay İşbirliği Örgütü Zirvesi’nde de işte böyle bir detay vardı: “Tek Çin” vurgusu.
“Tek Çin” Vurgusu: Ne Anlama Geliyor?
Çin, diğer devlet başkanlarının “Tek Çin” vurgusunu özellikle önemser çünkü:
Pekin, Tayvan’ın bağımsız bir devlet olarak uluslararası tanınırlığını engellemek ister. “Tek Çin” vurgusu, Tayvan’ın diplomatik yalnızlığını derinleştirir.
Fakat bu söylem Doğu Türkistan, Hong Kong ve Tibet gibi meselelerde de kullanışlı bir kalkan: Bir ülke “Tek Çin” ilkesini desteklediğinde, bu yalnızca Tayvan’ı değil, Çin’in tüm “iç meseleleri”ni kapsar. Bu da Pekin’in Uygurların yaşadığı baskılar veya Hong Kong’daki özgürlük kısıtlamaları gibi konularda uluslararası eleştirileri savuşturmasına yardımcı olur.
Çin, ekonomik ve siyasi ilişkilerinde “Tek Çin” ilkesini bir ön koşul gibi dayatır. Yani Pekin’le güçlü ilişki kurmak isteyen ülkelerin bu söylemi benimsemesi beklenir.
Tianjin Zirvesi’nde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Tek Çin” politikasına destek veren açıklaması da bu bağlamda değerlendirilmeli. Türkiye, Çin’le ekonomik ilişkilerini derinleştirmek istiyor; bu açık. Ancak böyle bir açıklama, yalnızca bir dış politika tercihi değil, aynı zamanda sembolik bir mesaj niteliği taşıyor.
Çünkü Çin’in gözünde bu cümle sadece Tayvan’la ilgili değil. Aynı zamanda “biz sizin iç işleriniz hakkında konuşmayacağız” demek. Peki bu “iç işler” arasında ne var?
Uygur Türklerinin maruz kaldığı asimilasyon politikaları.
Toplama kampları.
İbadet yasakları.
Zorla çalıştırma ve gözetim sistemleri.
Bir ülke “Tek Çin” dediğinde, aslında bu manzaraya sırtını dönmüş oluyor.
Türk Dünyası Ne Kadar Özgür?
Orta Asya’daki Türk devletlerinin de durumu da farklı değil. Kazakistan’dan Özbekistan’a kadar birçok Türk devleti, Çin’den gelen krediler, enerji yatırımları ve altyapı projeleri nedeniyle adeta ekonomik bir çemberin içinde. Bu çember, siyasi kararlarını da belirliyor. Pekin’in çizdiği sınırların dışına çıkıldığında, faturası ağır olabiliyor.
Bu durum, Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) gibi yapıların etkinliğini sınırlamakta ve “Türk dünyasında ortak vizyon” arayışı ile “ekonomik gerçekçilik” arasında bir ikilem yaratmakta. Çin, bölgeye sunduğu maddi imkanlarla yalnızca ekonomik değil, kültürel ve siyasi nüfuzunu da artırarak Türk dünyasının özerk dış politika alanını daraltıyor.
Stratejik Riskler ve Türkiye’nin Duruşu
Orta Asya’daki altyapı projeleri ve borç ilişkileri, Çin’in bu bölgede baskın aktör haline gelmesine neden oluyor. Türkiye’nin TDT üzerinden geliştirdiği iş birlikleri bu baskıyı dengelemede yeterli değil. Çin’in Kuşak-Yol üzerinden kurduğu hegemonya, Türk devletlerinin manevra alanlarını daraltıyor.
Türkiye’nin Çin’e yaklaşımı, Batılı müttefikler tarafından dikkatle izleniyor. NATO üyeliği ile ŞİÖ ortaklığı arasında sıkışan Türkiye, dış politikada çok faktörlü bir denge politikası yürütüyor.

Hegemonyanın Eşiğinde Bir İttifak
Tianjin Zirvesi, Çin’in bölgesel ve küresel aktörlüğünü pekiştirdiği bir dönemeç oldu. Türkiye ve Türk devletleri bu yükselişi ekonomik iş birliği fırsatı olarak değerlendirmeye çalışsa da, diplomatik ifadelerdeki incelikler ve yapısal bağımlılıklar, bu iş birliğini hegemonik bir boyuta taşıma riski barındırıyor.
“Tek Çin” politikasının açık vurgulanması, Çin’in iç politikasına karşı sessizlik anlamına geliyor; bu sessizlik, Doğu Türkistan’daki baskılara göz yummakla eşdeğer bir pozisyona dönüşme riski taşıyor. Türk Dünyasının kültürel bütünlüğü, yalnızca dil ve tarihsel bağlarla değil, insani ve vicdani sorumluluklarla da ayakta kalabilir.
Doğu Türkistan’da yaşananlar hakkında söylenmeyen her kelime, aslında Çin’in sessizce genişleyen nüfuz haritasına çizilen yeni bir sınır. Türk dünyasının vicdanı, sadece ortak bir geçmişe değil, ortak bir geleceğe de ihtiyaç duyuyor. Bu gelecekte dostlukların sessizliği değil, kardeşliğin sesi belirleyici olmalı.
Ahsen Nur Katırcıoğlu, Türkistan coğrafyası odaklı uluslararası ilişkiler alanında akademik ve saha temelli çalışmalar yürütmektedir. Prodüksiyon, tanıtım, editörlük ve içerik üretimi alanlarında çalışmalar yürütmektedir. Çeşitli sivil toplum kuruluşlarında yayıncılık, akademik eğitim, medya çalışmaları ve dijital arşivleme projelerinde rol almıştır. İbn Haldun Üniversitesi’nde çift anadal öğrencisi olarak Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler ile Yeni Medya ve İletişim bölümlerinde öğrenimini sürdürmektedir. İngilizce ve Arapça bilmektedir.

