7 Ekim 2023’te başlayan ve tarihin sayfalarına silinmez bir utanç lekesi olarak geçen Gazze soykırımı, İsrail’i sadece diplomatik bir yalnızlığa değil, aynı zamanda küresel bir meşruiyet uçurumuna sürükledi. Bugün Tel Aviv, Batı başkentlerinde bile yükselen “adalet” çığlıkları arasında boğulurken, Binyamin Netanyahu yönetiminin 22 Şubat 2026’da duyurduğu “Altıgen İttifak” (Hexagonal Alliance), aslında bir güvenlik doktrininden ziyade, can çekişen bir siyasi kariyerin ve daralan bir zihniyetin “retorik can simidi” niteliğindedir. Bu strateji, sadece Türkiye’yi jeopolitik bir kuşatma altına alma planı değil; aynı zamanda Ankara’nın temsil ettiği “insan odaklı ve adil dünya” talebine karşı örülmüş sinsi, soğuk ve ruhsuz bir duvardır.
Netanyahu’nun bu vizyonu, Türkiye’nin merkezinde yer aldığı yükselen Sünni eksenini, Pakistan ve Katar ile kurulan savunma iş birliklerini “yeni bir İran” tehdidi olarak pazarlamaya çalışmaktadır. İsrail’in stratejik aklı, Haziran 2025’teki “12 Günlük Savaş” ve Suriye’deki rejim değişikliği sonrası Şii ekseninin zayıfladığını varsayarak, namluyu artık asıl “varoluşsal rakip” olarak gördüğü Türkiyr’ye çevirmiştir. Naftali Bennett gibi isimlerin “Erdoğan sofistike ve tehlikeli bir liderdir; Türkiye artık yeni İran’dır” şeklindeki çıkışları, aslında Türkiye’nin mazlum halklar nezdinde kurduğu o devasa gönül köprüsünden duyulan derin korkunun en somut dışavurumudur. İsrail; Hindistan’dan Doğu Akdeniz’e, Afrika Boynuzu’ndan Orta Asya’nın enerji koridorlarına uzanan bu “altıgen” ağla, sadece Türkiye’nin fiziksel sınırlarını değil, savunduğu evrensel insani değerler manzumesini de hapsetmek istemektedir.
Ancak bu ittifakın kalbi, Narendra Modi’nin Şubat 2026’daki İsrail ziyaretinde görüldüğü üzere, gerçeklikten kopuk, kibirli ve insani değerlerden yoksundur. Netanyahu’nun Knesset’te yaptığı konuşmada, henüz ortada bir İsrail devleti dahi yokken, 1918’de Hint askerlerinin Osmanlı “işgaline” karşı İsrail’i “özgürleştirdiğini” iddia etmesi, sadece tarihsel bir absürtlük değil, kolektif hafızaya yapılmış bir suikasttır. O gün o topraklarda asırlarca adalet, barış ve hoşgörüyle hükmeden bir imparatorluğun mirasını “işgal” olarak nitelemek, aslında bugünkü soykırımcı pratikleri tarihsel bir kılıfla meşrulaştırma çabasından başka bir şey değildir. Kendi meclisinde bile muhalefetin protesto ederek boş bıraktığı koltukları, dış dünyaya “birlik” görüntüsü vermek adına apar topar eski milletvekilleriyle dolduran bir yönetimin, bölgesel bir barış ya da kalıcı bir ittifak inşa etmesi sosyolojik olarak mümkün değildir.
Mesele sadece EastMed projesiyle Türkiye’yi karasularına hapsetme ya da IMEC koridoruyla “Kalkınma Yolu”nu sabote etme girişimi değildir; mesele, bölgenin geleceğinin kimin değerleri üzerinden şekilleneceğidir. İsrail’in BAE ve Etiyopya üzerinden Afrika’da yürüttüğü, Sudan’da kirli ve asimetrik müdahaleleri besleyen faaliyetleri, Türkiye’nin Somali’den Nil havzasına kadar uzanan barışçıl, insani ve kalkınma odaklı “Türksom” varlığına doğrudan bir saldırıdır. Netanyahu’nun ittifak ortakları bölgeye silah, istihbarat ağları ve sömürü düzeni üzerinden bir “güvenlik hapishanesi” vadederken; Türkiye, Somali’de deniz güvenliğini sağlayan, Etiyopya ile Mısır arasında arabuluculuk yapan ve her şeye rağmen egemenlik haklarına saygılı, kapsayıcı bir model sunmaktadır. Onların “Altıgeni” dışlayıcı bir kutuplaşmayı temsil ederken, Türkiye’nin “Gönül Coğrafyası” birleştirici bir vicdan hattını temsil etmektedir. Bugün gelinen noktada, İsrail’in bu kuşatma planı, aslında Türkiye liderliğindeki bölgesel direnç karşısında duyulan büyük bir paniğin eseridir.

