13 Haziran 2025’te İsrail’in İran’a karşı başlattığı doğrudan saldırı, iki aktör arasında Ortadoğu’da uzun süredir biriken gerilimlerin kontrolsüz biçimde patlak verdiği, tarihsel önemde bir dönüm noktası olarak görülebilir. Nitekim İsrail’in Natanz başta olmak üzere İran’ın muhtelif bölgelerindeki nükleer tesislerini, askeri komuta merkezlerini hedef almasının yanı sıra İran’ın üst düzey askeri liderlerine yönelik suikastlarla yürüttüğü bu çok katmanlı saldırılar, klasik bir “önleyici saldırı (pre-emptive strike)” olmanın ötesine geçmiştir. Bu gelişme hem bölgede hem de küresel düzeyde, savaş olasılığının yalnızca bir ihtimal değil, artık ciddi bir senaryo haline geldiğini göstermektedir.
Saldırılar öncesinde dünya kamuoyunda ve askeri kaynaklarda İran’a yönelik büyük bir operasyonun planlandığına dair güçlü göstergeler bulunmaktaydı. İranlı liderler de bu ihtimalin farkındaydı; ancak İran rejimi hem askerî açıdan hem de istihbarat düzeyinde böylesine koordineli ve kapsamlı bir saldırıya hazırlıksız yakalanmıştır. Özellikle Devrim Muhafızları komutanları, hava kuvvetleri liderleri ve nükleer bilim insanlarının eş zamanlı olarak etkisiz hale getirilmesi, İran güvenlik aygıtında ciddi bir şok yaratmıştır. Saldırılar sonucunda İran yalnızca askeri ve teknolojik altyapı değil, sembolik egemenlik kapasitesi açısından da ağır bir darbe almıştır.
Bu gelişmenin arka planında ise sadece güvenlik kaygıları değil, 7 Ekim 2023’ten bu yana süregelen Gazze savaşı ile birlikte küresel düzeyde kaybettiği meşruiyeti yeniden inşa etmek isteyen bir İsrail liderliği bulunmaktadır. İsrail, İran’la doğrudan savaşı başlatarak hem dikkatleri Gazze’den uzaklaştırmayı hem de ABD’yi doğrudan çatışmaya çekerek bölgesel denklemde yeniden merkezî bir aktör olmayı hedeflemektedir. Ancak bu strateji, yalnızca İran-İsrail ilişkilerini değil, Körfez güvenliğini, ABD’nin Ortadoğu politikasını ve küresel enerji piyasalarını derinden etkileyebilecek bir zincirleme etkiye sahiptir.
İsrail’in Motivasyonları
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun saldırıları “önleyici bir askeri operasyon” olarak tanımlaması, görünürde İran’ın nükleer silah üretme kapasitesine karşı alınmış bir güvenlik önlemi olarak sunulmuştur. Ancak saldırının kapsamı ve hedef çeşitliliği, bu açıklamanın ötesine geçen stratejik motivasyonlara işaret etmektedir. İsrail’in İran’a karşı başlattığı hukuksuz saldırıların ilk hedefi Tahran yönetiminin nükleer programına zarar vermekti. Fakat İsrail’in saldırıları, Natanz ve birçok noktadaki nükleer zenginleştirme tesislerini hedef almış, ancak İranlı kaynaklar bu tesislerin büyük kısmı yerin 80–100 metre altına inşa edildiği için ciddi bir yıkım sağlanamadığını iddia etmektedir. İsrail’in elinde bu denli derinlemesine nüfuz edebilecek GBU-57 tipi bunker-buster bombalar bulunmamakta, bu silahlar yalnızca ABD tarafından üretilmektedir.
Dolayısıyla saldırının amacı İran’ın nükleer programını tümden ortadan kaldırmak değil, onu sembolik ve psikolojik olarak zayıflatmak olmuştur. İsrail’in ikinci hedefi İran’ın askeri ve siyasi liderliğini ortadan kaldırmaktır. Saldırıların en çarpıcı boyutu, İran’ın askeri-siyasi liderliğine yönelik suikastlardır. Devrim Muhafızları komutanı Hüseyin Selami, Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakıri, Hava Kuvvetleri Komutanı Emir Ali Hacızade gibi figürlerin öldürülmesi, rejimin komuta-kontrol sisteminde ağır bir boşluk yaratmıştır. Bu durum, klasik bir “dekapitasyon/komuta kademesini felç etme stratejisi”ni andırmakta; yani rejimin liderlik kadrolarını etkisiz hale getirerek istikrarı sarsmak amaçlanmaktadır. İsrail’in üçüncü hedefi İran’daki rejimi değiştirmektir. Netanyahu’nun saldırı sonrası yaptığı açıklamada İran halkına yaptığı “zalim rejime karşı ayaklanma” çağrısı, bu operasyonun yalnızca nükleer hedefli olmadığını, rejim değişikliği amacını da taşıdığını açıkça göstermektedir. Ancak bu yaklaşım, İran toplumunun milliyetçi refleksleri ve dış müdahaleye karşı tepkileri göz önüne alındığında son derece riskli ve sonuçsuz kalmaya mahkûm bir stratejidir. İran halkı, tarihsel olarak dış saldırılara karşı iç ayrılıkları askıya alarak devleti savunma refleksi göstermiştir.
ABD’nin İkilemi
İsrail’in İran’a saldırısı, aynı zamanda Washington’un pozisyonunu da zora sokmuştur. Trump yönetimi, saldırılardan önce İsrail’e yüzlerce Hellfire füzesi göndermiş, istihbarat paylaşımı yapmış ve operasyonun planlamasına dair bilgilendirilmiştir. Ancak kamuoyuna yönelik olarak “saldırıdan haberimiz yoktu” açıklamaları yapılmış, çelişkili bir diplomatik söylem izlenmiştir. Bu anlamda İsrail’in İran’a saldırılarına yönelik verdiği tepkiden hareketle Trump yönetiminin ikilem içerisinde olduğu ifade edilebilir. Nitekim birçok konuya dair olduğu gibi Trump, İran’a müdahale noktasında da tutarsız açıklamalar serdetmiştir. ABD Başkanı Trump, ilk açıklamasında ABD’nin saldırıya katılmadığını belirtmiş, ancak daha sonra “her şeyi biliyordum ve İran’ı kurtarmak istedim” diyerek İsrail ile koordinasyonu fiilen itiraf etmiştir.
Bu söylem, ABD’nin resmi olarak savaşa katılmadığı izlenimi verirken, fiilen İsrail’in operasyonuna destek verdiğini ortaya koymaktadır. İsrail’in İran saldırılarının ABD üzerindeki ikinci yansıması iç siyasete olmuştur. Bu anlamda ABD’nin nasıl tepki vereceği noktasında muhtelif görüşler ortaya çıkmıştır. Her ne kadar Siyonizm halen kahir ekseriyetle ABD iç siyasetini domine ediyor olsa da ABD Kongresi’nde Cumhuriyetçiler büyük ölçüde İsrail’in yanında yer alırken, Senatör Lindsey Graham gibi isimler ABD’nin doğrudan katılımını savunmuştur. Öte yandan Make America Great Again (MAGA) hareketinin bazı figürleri (Charlie Kirk, Tucker Carlson) “Bu İsrail’in savaşı, bizim değil” diyerek müdahaleye karşı çıkmıştır. Demokrat cephede ise Chris Murphy ve Tim Kaine gibi senatörler, ABD’nin bölgeye sürüklenmesini “ikinci bir Irak hatası” olarak görmektedir. Bu bölünmüşlük, ABD dış politikasının tutarsızlığına ve İsrail’in eylemlerinin Washington üzerindeki etkisine işaret etmektedir. Ayrıca, ABD’nin Körfez müttefikleriyle ilişkilerini de zora sokmaktadır; Suudi Arabistan ve Katar, saldırıyı sert biçimde kınamış ve İsrail ile normalleşme sürecini askıya almıştır.
İran’ın Tepkileri ve Bölgesel Genişleme Riski
İran saldırılar sonrasında sınırlı füze ve drone operasyonları gerçekleştirmiştir. Uluslararası hukuka göre meşru olan bu misilleme saldırılarının İsrail’in İran üzerinde bıraktığı hasar ve kayıplar kadar henüz etkili olmaması hem iç kamuoyunun öfkesini dindirmeye yetmemekte, hem de İran liderliği üzerindeki “karşılık vermeme” eleştirilerini artırmaktadır. Önümüzdeki süreçte İran’ın tepkileri daha radikal biçimlere evrilebilir. Bu anlamda İran’ın vekil aktörleri üzerinden asimetrik bir savaş başlatma ihtimali bulunmaktadır. İran, doğrudan savaş yerine Hizbullah, Husiler ve Irak’taki Şii milisler gibi vekil aktörleri devreye sokarak uzun süreli ve düşük yoğunluklu bir çatışma yürütebilir.
Bu durum, özellikle İsrail’in kuzey sınırlarında ikinci bir cephe açılması anlamına gelebilir. İran ile ilintili ikinci senaryo Tahran’ın nükleer politikasında daha sert adımlar atmasıyla alakalıdır. İran’da dini lider Hamaney’in 2000’lerde verdiği “nükleer silahlar haramdır” fetvası yeniden tartışmaya açılmıştır. Dolayısıyla İsrail’in 13 Haziran’daki İran saldırısı, İran için nükleer caydırıcılığa geçiş yönünde bir kırılma yaratabilir. İran’ın İsrail’in imzalamadığı, kendisinin taraf olduğu Nükleer Silahların Yayılması anlaşmasından çekilmesi, yeni bir nükleer silahlanma dalgasını başlatabilir.
Küresel Yansımalar
İran-İsrail savaşı, yalnızca iki ülke arasında kalmamakta, küresel güvenlik ve ekonomi üzerinde derin etkiler yaratmaktadır. Hürmüz Boğazı’nda artan tehditler, petrol fiyatlarını normal seyrinin üzerine taşımıştır. Ayrıca, Avrupa ülkeleri ve Çin enerji güvenliği konusunda alarma geçmiştir. Dolayısıyla İsrail’in İran saldırı küresel enerji piyasalarındaki riskleri artırmıştır. Benzer şekilde saldırılar diplomatik girişimlerin de işlevsizliğini ortaya çıkarmıştır. Bu anlamda diplomatik cephede ABD-İran nükleer müzakereleri dolaylı olarak kesintiye uğramasına, 15 Haziran’daki Umman görüşmelerinin iptal edilmesine neden olmuştur. Rusya’nın arabuluculuk teklifleri, Çin’in “stratejik itidal” ve bölge aktörlerlerinin ateşkes çağrıları somut bir sonuca ulaşamamaktadır.
Sonuç olarak İsrail’in İran’a saldırısı, sadece bölgesel değil, küresel bir kriz doğurmuştur. İran, askeri ve siyasi olarak ağır yara almış olsa da rejimin tamamen çökmesi olası görünmemektedir. Aksine, dış saldırı rejimi konsolide edebilir ve İran’ı daha agresif bir stratejiye itebilir. İsrail’in ise bu saldırılarla Gazze’deki suçlarını unutturma, ABD’yi savaşa çekme ve bölgesel liderlik iddiasını pekiştirme çabası açıkça görülmektedir. Ancak bu çabaların sonucu, bölge için daha fazla kaos, küresel enerji krizleri ve yeni bir nükleer silahlanma yarışı olabilir. Eğer diplomasi yeniden canlandırılamazsa, Ortadoğu’da başlayan bu savaş, dünyayı da içine çeken geri dönüşsüz bir çatışmaya dönüşebilir. Ve bu defa, İsrail’in stratejik kumarının bedelini yalnızca İran değil, küresel sistemin tamamı ödeyebilir.
Dr. Mehmet Rakipoğlu, 2016’da Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. Doktorasını ‘Dış Politikada Korunma Stratejisi: Soğuk Savaş Sonrası Suudi Arabistan’ın ABD, Çin ve Rusya ile İlişkileri’ konulu teziyle tamamladı. Mokha Center for Strategic Studies düşünce merkezinde Türkiye Çalışmaları Direktörü olarak çalışan Rakipoğlu, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir.

