ABD’de Düşünce Özgürlüğünün Çöküşü
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) uzun yıllar boyunca, özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde, küresel kamuoyuna “özgür dünyanın lideri” olarak kendisini pazarlamayı başardı. Fulbright burs programları, USAID projeleri, Hollywood film sektörü, Amerika’nın Sesi gibi yumuşak güç araçları, ABD’yi yalnızca bir askeri süper güç değil, aynı zamanda değerler üzerinden çekicilik yaratan bir merkez olarak sundu. Ancak 7 Ekim 2023 sabahı Kassam Tugayları’nın İsrail’e karşı başlattığı savunma taarruzu operasyonunun ardından gelişen süreçte, ABD’nin bu imajı telafisi zor biçimde çöktü.
İsrail’in Gazze’deki soykırımına yönelik eleştirileri bastırmak adına başlatılan sistematik baskılar, yalnızca Ortadoğu’da değil, ABD’nin kendi içinde de yeni bir otoriterleşme evresinin habercisi oldu.
Tufts Üniversitesi’nde Fulbright bursuyla doktora yapan Türk vatandaşı Rümeysa Öztürk’ün ICE (Immigration and Customs Enforcement) ajanları tarafından güpegündüz ters kelepçelenerek 25 Mart 2025’te gözaltına alınması, bu çöküşün sembol olaylarından biridir. Öztürk’ün başına gelenler, yalnızca bireysel bir insan hakları ihlali değil, aynı zamanda Amerikan akademisinin Siyonist vesayet altına girdiğini ve “özgürlükler ülkesi” retoriğinin çöktüğünü gözler önüne sermektedir.
Akademiyi Susturmak: Columbia ve Tufts Örnekleri
Columbia Üniversitesi’nin Filistinli öğrenci Mahmud Halil’i gözaltına aldırmasıyla başlayan süreç, akademik özgürlüğün artık yalnızca belirli politik çizgilerde mümkün olduğu bir rejime dönüşümün ilk sinyallerini verdi. Columbia’nın Filistin yanlısı öğrencileri susturması, İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği savaş suçlarını dile getiren Yahudi akademisyenleri bile hedef alması, üniversitenin artık eleştirel düşünceye değil, ideolojik sadakate öncelik verdiğini ortaya koydu.
Edward Said’in koltuğunu devralmış bir akademisyen olan Raşit Halidi’nin deyimiyle Columbia artık bir eğitim kurumu değil, Hudson kıyısında bir Vichy hükümeti’dir. Halidi’nin “Hudson kıyısında bir Vichy hükümeti” benzetmesi, Columbia Üniversitesi’nin tıpkı Nazi işgali altındaki Fransa’da işbirlikçi Vichy hükümeti gibi, kendi akademik değerlerini bir kenara bırakıp baskıcı otoritelerle iş birliği yapan, teslimiyetçi ve otoriter bir yapıya dönüştüğünü ifade etmektedir. Bu benzetme, Columbia’nın akademik özerklik ve ifade özgürlüğünü savunmak yerine, devletin ve Siyonist lobilerin talepleri karşısında boyun eğdiğini ve artık özgür düşüncenin değil, ideolojik kontrolün merkezi haline geldiğini açıkça ortaya koyuyor.
Benzer şekilde Rümeysa Öztürk, Tufts Üniversitesi’nde yayımlanan ve İsrail’in Gazze’deki saldırılarını “plausible genocide” olarak niteleyen öğrenci senatosu kararlarını destekleyen bir görüş yazısının yazarları arasındaydı. Buradaki “plausible genocide” (makul soykırım şüphesi) ifadesi, İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği sivil katliamlar ve insani yardımı engelleme politikalarının, uluslararası hukuk açısından soykırım suçu işlenmiş olabileceğine dair ciddi ve değerlendirilmeye açık bir ihtimali ortaya koyduğunu ifade etmektedir.
“Plausible genocide” ve yazının diğer İngilizce bölümlerinde kullanılan ifadeler, hukuki olarak son derece dikkatle seçilmiş terimlerdir. Bu anlamda iki temel noktadan bahsedilebilir. İlki deliberate starvation. Bu ifade Gazze’de kasıtlı olarak sivillerin aç bırakılması, yani temel insani ihtiyaçlara erişimin engellenmesi anlamına gelmektedir. İkincisi ise indiscriminate slaughter. Bu ifade ile sivil hedefler gözetilmeksizin toplu katliamlar yapılması kastedilmiştir. Buradan hareketle plausible genocide sonucuna ulaşılmıştır.
Buna göre tüm bu uygulamaların, soykırım suçu işlenmiş olabileceğine dair makul bir şüphe doğurduğu ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla burada “plausible” kelimesi, doğrudan bir suçlama yapmadan, Uluslararası Adalet Divanı’nın da kullandığı “makul ölçüde olasılık” ifadesine referansla, hukuki zemine oturtulmuş bir uyarıdır. Yani yazarlar, “soykırım kesinlikle işlenmiştir” demiyor, ancak “uluslararası hukuka göre soykırım suçu işlenmiş olabileceğine dair ciddi göstergeler mevcuttur” diyerek çok net bir şekilde İsrail’in sorumluluğunu gündeme getiriyor.
Öztürk’ün de yazarları arasında olduğu yazı, herhangi bir şiddet çağrısı içermemekte, yalnızca Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin de gündemine aldığı ve çok sayıda uluslararası kuruluş tarafından belgelenmiş suçlara dikkat çekmekteydi. Ancak bu yazının yıl dönümünde ICE ajanları tarafından sokakta ters kelepçeyle gözaltına alınması, Louisiana’daki bir merkeze yasa dışı biçimde götürülmesi ve vizesinin iptal edilmesi, ABD’nin artık üniversiteleri bir tür ideolojik karakola dönüştürdüğünün açık göstergesidir.
Ayrıca bu yazıyla Tufts Üniversitesi yönetimi, İsrail’le olan maddi ve kurumsal bağlarını gözden geçirmeye ve öğrenci senatosunun kararlarını ciddiyetle dikkate almaya çağrılıyor. Yazı, İsrail’i eleştirmiyor olmak için değil; uluslararası hukukun ve insan haklarının savunulması adına eleştirmek zorunda olunduğu için yazılmış. Dolayısıyla bu ifadeler, herhangi bir “radikal siyasal tutum” değil; tam tersine hukuki temele dayanan meşru, barışçıl ve düşünsel bir muhalefet çağrısıdır.
ABD İçişleri Bakanlığı’nın Öztürk’ü “Hamas’ı desteklemekle” suçlaması, bu suçlamayı destekleyecek hiçbir delil sunulmadan yapılmıştır. Öztürk’ün avukatı Mahsa Khanbabai’nin de ifade ettiği üzere, gözaltı süreci hukuksuzdur, keyfidir ve yalnızca bir görüş yazısının imzalanmasına dayanmaktadır. Bu durum, ABD’nin artık “hukukun üstünlüğü” kavramıyla değil, Siyonist lobilere sadakat üzerinden çalışan bir güvenlik devleti haline geldiğini ortaya koymaktadır.

Antisemitizmin Araçsallaştırılması
Rümeysa Öztürk’ün tutuklanmasında olduğu gibi, bugün Batı’da antisemitizm kavramı, içeriksel bir anlamdan çok siyasal bir susturma aracına dönüşmüş durumda. Rachel Shabi’nin Guardian’da yayımlanan yazısında belirttiği gibi, artık antisemitizm “İsrail’in politikalarını eleştirmekle” eşdeğer görülüyor. Bu kavramsal kayma, yalnızca antisemitizmle gerçek mücadeleyi zayıflatmakla kalmıyor; aynı zamanda bu mücadeleyi tamamen itibarsızlaştırıyor.
“Her yerde antisemitizm varsa, aslında hiçbir yerde yoktur” uyarısında bulunan filozof Brian Klug’un yirmi yıl önce yaptığı uyarı bugün tam anlamıyla gerçek olmuştur. Dolayısıyla Siyonist lobiler İsrail eleştirisini ve Trump yönetiminin siyasi bir fırsat olarak değerlendirip anti-Semitizm kavramını erozyona uğratarak araçsallaştırmaktadır.
Middle East Monitor yazarlarından Nasim Ahmed’in ifadesiyle, artık antisemitizm, Siyonist iktidarın Batı’daki uzantılarını korumak için kullanılan bir sopaya dönüşmüştür. İsrail’in Gazze’de işlediği belgelenmiş soykırımı eleştiren her akademisyen, gazeteci ya da öğrenci bu sopayla susturulmak istenmektedir. Daha da tehlikelisi, bu “sözde antisemitizmle mücadele” söylemi, aynı zamanda gerçek anti-Semitik aktörlerin de göz ardı edilmesine neden olmaktadır. İsrail hükümeti, Avrupa’daki antisemit geçmişi olan aşırı sağ partilerle ittifaklar kurarken; Filistin yanlısı Yahudileri bile “antisemit” ilan edebilmektedir.
Rümeysa Öztürk’ün başına gelenler de bu bağlamda değerlendirilmelidir. Ne yazdığı yazıda ne de üniversitedeki faaliyetlerinde bir nefret söylemi bulunmakta. Yazı, açıkça insan haklarını savunan, uluslararası hukuka saygı çağrısı yapan bir metindir. Ancak Trump yönetiminin 2025 Ocak’ında çıkardığı kararnamenin ardından, bu tür ifadeler artık “terör destekçiliği” olarak yorumlanmaktadır. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun “Size vizeyi kampüsleri yıkmanız için vermedik” ifadesi, akademik alanı açıkça siyasal kontrol altına almanın beyanıdır.
Amerikan Yumuşak Gücünün Tasfiyesi ve Yeni Otoriter Diplomasi
Soğuk Savaş döneminde ABD’nin küresel hegemonyasını sürdüren temel stratejilerden biri yumuşak güçtü. Fulbright bursları, demokratik değerleri teşvik eden medya kuruluşları ve kalkınma projeleri, bu stratejinin taşıyıcı kolonlarıydı. Ancak Trump yönetimi, bu kolonları birer birer yıkarak yerlerine otoriterlikten beslenen bir dış politika yerleştirdi. Güney Kaliforniya Üniversitesi’nden Prof. Nicholas Cull’un da işaret ettiği gibi, Amerika artık kendi gazetecilerini sansürleyip bursiyerlerini tutuklayan bir devlet haline geldi.
Bu, yalnızca bir “güvenlik politikası” değil; aynı zamanda uluslararası kamuoyuna açık bir mesajdır: “Artık değer değil, güç konuşur.” Bu dönüşüm, ABD’nin küresel çekiciliğini kaybetmesi anlamına gelirken, aynı zamanda demokratik müttefikleriyle arasındaki mesafeyi de büyütmektedir. Öztürk vakası, yalnızca bir öğrencinin değil, ABD’nin küresel rolünün de sorgulanmasına neden olmuştur. Eğer bir akademisyen, Fulbright bursuyla geldiği ülkede, yalnızca insan haklarını savunduğu için “terörist” muamelesi görüyorsa; o ülke artık bir hukuk devleti değildir. Rümeysa Öztürk, yalnızca ABD’nin değil, aynı zamanda Fulbright burs sisteminin de itibarına gölge düşüren bir vaka olmuştur.
Sonuç: Rümeysa Öztürk Vakası Ne Anlatıyor?
Rümeysa Öztürk’ün yaşadıkları, Amerikan demokrasisinin bir simülasyondan ibaret olduğunu gösteriyor. Columbia Üniversitesi’nde Mahmud Halil’in yaşadığı baskı, Harvard’da Cemil Kafadar’a yöneltilen hedef göstermeler ve Tufts’ta Öztürk’ün tutuklanması, ABD’de akademik özgürlüğün artık sistematik olarak tasfiye edildiğini ortaya koyuyor. Bugün Amerikan üniversiteleri, Ortadoğu’daki baskıcı rejimlerden farklı değil. Hatta, onların sahip olmadığı bir şeyle hareket ediyorlar: “özgürlük” iddiasının maskesiyle.
Bu bağlamda 7 Ekim, yalnızca İsrail’in değil, Batı’nın da sınav günüydü. Ve bu sınavda Batı, düşünce özgürlüğü, akademik bağımsızlık ve insan hakları gibi kendi ilan ettiği değerleri yüzüstü bıraktı. Kassam Tugayları’nın Gazze’den başlattığı saldırı, aslında Batı’nın da esaretini ifşa etti. Rümeysa Öztürk’ün tutuklanması, bu ifşanın yalnızca bir örneği. Bundan sonra sorulması gereken soru şudur: Eleştirel düşüncenin, ifade özgürlüğünün ve akademik özerkliğin tamamen tasfiye edildiği bir ülkede, üniversite hâlâ üniversite midir?
Dr. Mehmet Rakipoğlu, 2016’da Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. Doktorasını ‘Dış Politikada Korunma Stratejisi: Soğuk Savaş Sonrası Suudi Arabistan’ın ABD, Çin ve Rusya ile İlişkileri’ konulu teziyle tamamladı. Mokha Center for Strategic Studies düşünce merkezinde Türkiye Çalışmaları Direktörü olarak çalışan Rakipoğlu, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir.

