Dünya ve İslam

 

Satürn’ün Devleti: İran Devrimi Kendi Evlatlarını Nasıl Yedi

Share

1789 Fransız Devrimi’nin simge isimlerinden Georges Danton, devrim sonrası ortaya çıkan fikir ayrılıkları nedeniyle, bir zamanlar omuz omuza mücadele ettiği yol arkadaşları tarafından yargılanmış ve idam edilmiştir. Danton’un hayatını konu alan bir eserde ona atfedilen şu söz, devrimlerin iç mantığını çarpıcı biçimde özetler: “İhtilal Satürn gibidir; kendi evlatlarını yer.”

Bu ifade zamanla “Her devrim kendi çocuklarını yer” deyişine dönüşmüş ve modern siyasal tarih literatüründe devrim-sonrası iktidar mücadelelerinin sembolik anlatımı hâline gelmiştir. Zira devrim süreçlerinde birlikte yürüyen aktörler, yeni düzen yerleştikçe farklı gelecek tasavvurları nedeniyle karşı saflarda konumlanabilir; dünün müttefiki, yarının tasfiye edilenine dönüşebilir. İran İslam Devrimi de bu tarihsel yasadan muaf değil.

1979’da adalet, bağımsızlık ve halk egemenliği iddiasıyla doğan devrim, zamanla bir devlet düzenine dönüştü; bu dönüşümle birlikte en temel önceliği kendi bekasını güvence altına almak hâline geldi. Ve her beka rejiminde olduğu gibi, sistem giderek kendi içinden doğan en güçlü figürleri tasfiye ederek varlığını tahkim etmeye yöneldi.

Bugün İran’da görünür hâle gelen toplumsal gerilimler, bu düzenin artık kendi doğurduğu kuşaklarla tarihsel bir yüzleşme evresine girdiğini gösteriyor.Tam da bu noktada Francisco Goya’nın “Çocuklarını Yiyen Satürn” tablosu güçlü bir siyasi metafora dönüşüyor: İran siyasetinin son kırk yılı, bu metaforun neredeyse kronolojik bir karşılığı.

Devrimin İlk Çocuğu: Sivil Yüzün Tasfiyesi

Beni Sadr, Paris yıllarında Humeyni’nin en yakın çevresinde yer alan, Batı’da eğitim görmüş, ekonomi ve siyaset teorisine hâkim bir isimdi. Devrimden sonra halkın gözünde yeni düzenin daha modern, daha akılcı ve dışa açık yüzünü temsil ediyordu. 1980’de güçlü bir destekle cumhurbaşkanı seçildi.

Ancak Beni Sadr’ın asıl misyonu, devrimin ruhban sınıfının mutlak tahakkümüne dönüşmesini engellemekti. Ordunun sivil otoriteye bağlı olmasını istedi, Devrim Muhafızları’nın ayrı bir güç hâline gelmesine karşı çıktı ve liderlik makamının sınırsız yetkilerine sınır getirmeye çalıştı. Bu tavır, Humeyni çevresindeki ruhban kadrolarla doğrudan çatışma yarattı.

1981’de “İslam’a aykırı davrandığı” gerekçesiyle görevden alındı. Kısa süre sonra hayatından endişe ederek ülkeyi gizlice terk etti. Böylece devrimin baştaki çoğulculuk ve halk iradesi vaadi, daha ilk yıllarında sahneden çekilmiş oldu.

Satürn ilk lokmasını aldı: Devrimin çoğulcu ve sivil iddiası sistemin bünyesinde fazla geldi.

Montazeri Vakası

Ayetullah Montazeri, Humeyni’nin en yakın öğrencilerinden biriydi. Devrimin fikir dünyasını şekillendiren isimler arasında yer aldı ve liderlik makamının temellerinin atılmasında önemli rol oynadı. 1980’lerin ortasında Humeyni sonrası dönemin en güçlü adaylarından biri hâline geldi.

Ancak savaşın son yılında cezaevlerinde binlerce siyasi mahkûmun gizlice idam edilmesine karşı çıktı. Bunun ne dine ne de devrimin adalet iddiasına sığdığını söyledi. Humeyni’ye yazdığı ünlü mektubunda, “Bu yapılanlar devrimi tarih önünde mahkûm edecektir” diyerek açıkça itiraz etti.

Bu itiraz, sistem için kabul edilemezdi. Çünkü Montazeri, içerden gelen ilk büyük ahlaki itirazdı. Montazeri önce haleflikten alındı, ardından yıllarca ev hapsinde tutuldu. İsmi ders kitaplarından silindi, medyada anılması yasaklandı.

Satürn ikinci lokmasını aldı: Sistemin kendi iç ahlaki freni yok edildi.

Reformist Çıkışın Boğulması: 2009 – Musevi ve Kerrubi

2000’lere gelindiğinde devrim sonrası doğan kuşaklar siyasi alanı genişletmek istiyordu. Mir Hüseyin Musevi, devrimin ilk yıllarında başbakanlık yapmış, sistem içinden gelen bir figürdü. Mehdi Kerrubi ise devrimci geçmişi olan bir din adamıydı. Yani ikisi de “dış muhalif” değil, rejimin çocuklarıydı.

2009 seçimlerinde Ahmedinejad’a karşı yürüttükleri kampanya, gençler ve kentli orta sınıf için bir umut alanı açtı. Seçimlerin hileyle sonuçlandığı iddiası sokaklara taşınca sistem bir tercih yaptı: Reform ihtimalini içeriden güncellemek yerine, onu varoluşsal tehdit ilan etti.

Musevi ve Kerrubi 2011’den beri yargılanmadan ev hapsinde tutuluyor. Ne serbest bırakıldılar ne de resmen cezalandırıldılar. Hukukun devre dışı kaldığı bu durum, sistemin artık kendi içinden gelen değişim isteğini bile tehdit olarak gördüğünü gösteriyor.

Satürn üçüncü lokmasını aldı: Sistemin kendini yenileme kabiliyeti yok edildi.

Pragmatist Akıl: Rafsancani’nin Sessiz Tasfiyesi

Ali Ekber Haşimi Rafsancani, devrimin en güçlü organizatörlerinden biriydi. Savaş yıllarında fiili komutanlık yaptı. Ekonomik yeniden inşayı yönetti. Ve en kritik hamle olarak Humeyni sonrası dönemde Hamaney’i “rehber” makamına taşıyan siyasi mühendisliğin mimarıydı.

Fakat Rafsancani’nin gücü, zamanla sistem için güvence olmaktan çıkıp potansiyel tehdit haline geldi. Çünkü hem ruhban sınıfı hem güvenlik aygıtı üzerinde denge kurabilen tek figürdü. Ayrıca Çin modeli benzeri ekonomik açılım ve sınırlı toplumsal rahatlama öneriyordu.

2009 sonrası reformistlere yakın durması, onu açık hedef haline getirdi. Devlet medyasında itibarsızlaştırıldı. Adaylıkları veto edildi. Nihayet 2017’de bir yüzme havuzunda “kalp kriziyle” öldü. Şüpheli ölümü hala aydınlatılamadı.

Satürn dördüncü lokmasını aldı: Sistemi kuran stratejik akıl devre dışı bırakıldı.

Sadakat Artık Yetmez Hale Geldiğinde – Güvenlikçi Kadroların Tasfiyesi

Son yıllarda tasfiyeler artık reformist ya da pragmatist değil, doğrudan güvenlikçi ve “en sadık” kadrolara yöneldi. Casusluk suçlamaları, idamlar ve ağır iç hesaplaşmalar, sistemin artık kendi sert çekirdeğini bile tüketmeye başladığını gösteriyor.

Satürn artık aç: Yiyecek yalnız muhalif değil; bizzat kendi korumaları.

Satürn’ün Torunları

Bugünkü protestoların taşıyıcısı, devrimi hiç yaşamamış nesil. Ne Humeyni karizmasına tanık oldular, ne savaş mobilizasyonuna. Onlar için devlet kutsal değil; gündelik hayatı sınırlayan bir aygıt.

Bu nedenle yükselen itiraz dalgası yalnızca ekonomik hoşnutsuzluk değil; aynı zamanda devletin meşruiyet anlatısıyla yeni kuşak arasındaki tarihsel kopuşu görünür kılıyor. Fakat bu kopuşun siyasi sonucu, reform üretmekten çok, sistemin istikrarını zorlayan bir basınca dönüşüyor. Sokak hareketliklerinin büyümesi olağanüstü yönetim pratiklerinin kalıcılaşmasına ve devlet-toplum ilişkisinin daha sert olmasına yol açabilir.

Bu süreçte dış faktörlerin etkisi de görünür hâle geliyor. ABD’nin İran’a yönelik baskı politikaları ve protestolarda zaman zaman ortaya çıkan İsrail yanlısı gruplar, hareketin yalnızca iç bir tepki olmadığını açıkça gösteriyor.

Dış etkiler ve ABD tehdidi de göz önüne alındığında devlet tarihsel bir tercih ile karşı karşıya:

• İç talepleri sınırlı reformlarla yumuşatarak dış müdahale alanını daraltmak

• Ya da dış tehdidi önceleyip güvenlikçi çizgiyi sertleştirmek.

İkinci yol seçilirse ortaya çıkan tablo artık basit bir meşruiyet sorunu değil; sürekli kriz üreten bir yönetim biçimi olur. Ve bu, yalnız sokaktaki insanlar için değil, devletin kendi geleceği için de riskli bir eşiktir.

Satürn döngüsü böylece yeni bir evreye girer:

İkinci yol seçilirse, artık yenilecek “çocuk” kalmadığında geriye tek ihtimal kalır:
Satürn’ün kendi kendini yemesi.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir. Dünya ve İslam’ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Daha Fazla Makale

Yazardan Daha Fazla Makale