ABD’de Filistin Hareketine Yönelik Baskıların Yoğunlaşması
Filistinli öğrenci ve aktivist Mahmud Halil’in, Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) yasal oturum iznine (yeşil kart) sahip olmasına rağmen Mart 2025’te gözaltına alınarak sınır dışı (deport) edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalması, ülkede Filistin yanlısı hareketin uğradığı baskıların geldiği noktayı çarpıcı biçimde gözler önüne sermektedir.
Bu gelişme, Trump yönetiminin ikinci döneminde ABD’nin “ifade özgürlüğü” ve “demokrasi” vurgusunun, gerçekte Siyonist otoriterlik eğilimlerinin derinleşmesine kılıf oluşturduğunu düşündürmektedir. Aynı zamanda üniversite özerkliği, ifade hürriyeti ve göçmen hakları gibi alanlarda yaşanan gerilimler de bu olayla yeniden gündeme taşınmaktadır.
Halil’in Hikâyesi: Filistinli Mültecilik ve Akademik Deneyim
Mahmud Halil’in hikâyesi, Filistin mülteciliğinin kuşaklar boyu süren zorluklarını ve bireysel başarı öyküsünün devlet baskısıyla nasıl sekteye uğratılabileceğini aynı potada eritmektedir. 1995’te Suriye’de doğan Halil, 1948 Nekbe (Büyük Felaket) sırasında Tabireye’den zorla çıkarılan bir ailenin mensubudur. Suriye’deki iç savaşın şiddetlenmesiyle ailesi farklı coğrafyalara dağılırken, o 2018-2022 arasında Birleşik Krallık’ın Beyrut Büyükelçiliği’nde görev almış, burada diplomatik projelere dahil olacak kadar güvenlik soruşturmalarından geçmiş ve “Suriye Ofisi” gibi hassas konularda çalışmıştır. Bu, onun hem “güvenilir” hem de diplomatik becerileri olan bir aktör olarak görülmesine yol açmıştır.
Beyrut’taki deneyimlerini takiben 2022 yılında Columbia Üniversitesi’nin School of International and Public Affairs (SIPA) programına kabul edilen Halil, 2024’te yüksek lisansını tamamlamış ve 2023’te ABD vatandaşı biriyle evlenerek kalıcı oturum iznine hak kazanmıştır. Böylece ABD’de yasal statüyle bulunan bir “uluslararası profesyonel” konumuna kavuşmuştur.
Ancak tüm bu itibarlı adımlara rağmen, Columbia Üniversitesi’nde Filistin davasını savunan çalışmalara katılması ve kampüste Filistin yanlısı gösterilerde arabulucu rolü üstlenmesi, Mart 2025’te ICE (Immigration and Customs Enforcement/Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza) güvenlik güçlerinin ani baskınıyla sonuçlanmıştır. Trump yönetimi, Halil’i “Hamas’la ilişkili faaliyetler” yürütmekle itham edip tutuklamış; delil sunmadan “ulusal güvenlik” söylemiyle yeşil kartını iptal etme yoluna gitmiştir.
Bu noktada dikkat çekici olan, Halil “Hamas” yaftasıyla damgalanmasına karşın şiddet içeren hiçbir eyleme karışmamış oluşudur. Hatta üniversite düzeyindeki barışçıl protestolarda genellikle diplomatik diyalog ve müzakereci tutum sergileyen biri olması, asıl meselenin “somut terör bağlantısından” ziyade Filistin yanlısı siyasi duruşun cezalandırılması olduğunu düşündürmektedir. Kısacası Mahmud Halil vakası, “masum” addedilebilecek profillerin dahi nasıl bir “terör” kisvesiyle kolayca hedef gösterilebileceğinin örneğidir. Ayrıca ABD’nin Trump’ın Ortadoğu özel temsilcisi Witkoff üzerinden doğrudan Hamas ile görüştüğü bu dönemde, sadece Filistin destekçisi olmasından ötürü Halil’i cezalandırması da kendi içerisinde bir tezatlık taşımaktadır.

Trump Dönemi ve Siyonist Etkinin Yükselişi
Öte yandan Halil’in tutuklanmasını yalnızca bireysel bir talihsizlik olarak görmek, Trump yönetiminin ikinci döneminde ABD siyasetindeki kaymayı göz ardı etmek olur. Zira Donald Trump, ilk başkanlık periyodunda Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımış, Golan Tepeleri’nde İsrail egemenliğini onaylamış ve Filistin’e dönük uluslararası yardımları keserek tepki çekmişti. 2025’te yeniden başkan seçilmesiyle birlikte Trump’ın İsrail yanlısı bu çizgisi daha da sertleşti. Trump, ABD tarihinin en Siyonist kabinesini teşkil ederek halihazırda varolan İsrail yanlısı politikayı bütün kurumlar tarafından benimsetti. Ekibindeki danışmanlar ve Evanjelik sağdan aldığı güçlü destek, Trump’ı “Siyonist politikaların” iç siyasete uyarlanmasında da agresifleştirdi.
Bu agresifleşme, “antisemitizmle mücadele” başlıklı yürütme emirleriyle somutlaştı. Trump yönetimi, üniversitelerin İsrail’i eleştiren eylemlerle “yeterince mücadele etmediği” durumlarda federal fonları kesmekle tehdit etmeye başladı. Ayrıca Columbia gibi önde gelen kurumlardan, Filistin yanlısı protestoları doğrudan “antisemitik ve terör destekçisi” olarak damgalamalarını bekledi. Bu ortamda, İsrail’i eleştiren veya Filistin’le dayanışan her eylem “ulusal güvenlik tehdidi” veya “Hamas sempatisi” olarak kodlanmaya daha elverişli hale geldi. Siyonist lobi kuruluşları, bağışçıların etkisiyle üniversite yönetimlerini sıkıştırarak Filistin yanlısı akademisyenlerin veya öğrencilerin cezalandırılmasını kolaylaştırdı. Mahmud Halil işte bu çerçevede hedef seçilen ve “radikal unsurlarla bağlantı” gerekçesiyle örnek gösterilmek istenen bir isim haline dönüştü.
ABD’de Filistin Meselesi Algısı: “Özgürlük” Söyleminin Çelişkileri
Trump yönetiminin bu politikaları, ABD’nin uluslararası alanda uzun süredir savunduğu “demokrasi” ve “özgürlük” vurgusuyla taban tabana zıt gözükmektedir. Zira Washington yönetimi, küresel ölçekte insan hakları ve ifade özgürlüğü konularında ahlaki bir liderlik iddiasında bulunurken, Filistin’in “terör” çerçevesinde tasvir edildiği kendi iç siyasetinde çok daha otoriter bir tutum izlemektedir. Özellikle Gazze’deki abluka ve ağır hava saldırıları, küresel medya ve sivil toplum tarafından sık sık “insanlığa karşı suç” veya “soykırım” boyutunda değerlendirildiğinde, ABD içindeki genç nesiller ve kampüs hareketleri bu durumu daha sert eleştirmeye başlamıştır.
Bunun sonucunda, Columbia, Harvard, New York Üniversitesi gibi kurumlarda Filistin lehine protestolar yükselirken, üniversite yönetimlerinin Trump yönetimi ve Siyonist lobi arasında sıkıştığı görülmektedir. Bir yanda “özgürlükler ülkesi” söylemine sadık kalma ve farklı seslere alan açma sorumluluğu, öbür yanda federal fon kesilmesi veya antisemitizm suçlaması gibi tehditler söz konusudur. Mahmud Halil gibi öne çıkan aktivistlerin hedef alınması, bu çelişkiyi iyice belirginleştirmiştir. “Çok seslilik” vurgusu, devletin “ulusal güvenlik” gerekçesiyle yok sayabildiği bir hak haline dönüşmektedir.
Üniversitelerde Artan Baskı: “Sanctuary Campus” Nerede?
Halil vakası özelinde gündeme gelen bir diğer konu, üniversitelerin “sanctuary campus” (göçmen dostu kampüs) statüsünü gerçekte ne kadar uyguladığıdır. Columbia Üniversitesi, göçmen haklarını koruma ve yerel kolluk kuvvetlerinin kampüse girişini kısıtlayan ilkeleri benimsemesiyle bilinen kurumlardan biridir. Ne var ki ICE kolluk güçlerinin Columbia lojmanlarına kolayca girip Halil’i alıp götürebilmesi, bu koruma ilkelerinin büyük ölçüde sembolik kaldığını açığa çıkarmıştır.
Üniversite yönetiminin, Trump yönetiminin sert uygulamalarına boyun eğerek “yasal süreçlere karışamayız” söylemine sığınması, akademik özgürlük ve üniversite özerkliği açısından ciddi endişeler doğurmaktadır. Bazı öğrenciler ve sivil toplum örgütleri, Columbia’nın bu süreçte fiilen “devletin baskıcı aygıtıyla iş birliği” yaptığını iddia etmekte ve bunu üniversitelerin neoliberal dönüşümüne bağlı bir taviz olarak görmektedir. Yüksek bütçeli bağışçıların ve Siyonist lobilerin baskısı altında, Columbia gibi prestijli okullar bile Filistin meselesini rahatça savunan seslere yaşama imkânı tanımakta zorlanır hale gelmektedir.
Bununla birlikte, kampüs içinde yapılan anketler ve protestolar, çok sayıda öğrenci ve bazı öğretim üyelerinin “Filistin’e destek vermenin suç sayılamayacağı” konusunda ısrarcı olduğunu da göstermektedir. Bu da “sanctuary campus” iddialarının yalnızca yönetsel bir karar olmaktan öte, kampüs topluluğunun mücadele isteğiyle şekilleneceğine işaret eder. Khalil örneği, yönetime bu konuda net bir irade sergilemesi çağrısını iyice artırmıştır.
“İyi” ve “Kötü” Eylemci Ayrımı: Tehlikeli Tuzak
ABD’de Filistin’i savunan aktivistler, Mahmud Halil’in tutuklanması sırasında devletin kullanmak istediği bir başka stratejik ayrımın altını çizmektedir: “İyi” ve “kötü” aktivist. Nerdeen Kiswani gibi önde gelen isimler, Halil’in “barışçıl ve başarılı” profiliyle dahi “Hamas destekçisi” diye etiketlenebilmesinin, daha radikal söylemleri olan Filistin yanlısı kesimlere yönelik çok daha sert yaptırımların önünü açtığını savunmaktadır.
Bu strateji, Filistin davasında “ılımlı” ve “radikal” unsurlar arasında yapay bir ayrım yaratarak hareketi bölmeyi amaçlamaktadır. Eğer sadece “masum” addedilen vakalar savunulur ve “radikal” görülenler dışlanırsa, devlete muhaliflerin birbirinden kopması kolaylaşacaktır. Kiswani, bu tuzağa düşmemenin yolunun Filistin mücadelesinin bütünlüklü savunulması olduğunu ve devletin “terör” söylemine teslim olunmaması gerektiğini vurgulamaktadır. Aksi takdirde, Columbia gibi üniversitelerde barışçıl protestolara katılanlar bile güvende olamadığına göre, daha sert eleştirel eylemler yapanların iyice tecrit edilmesi an meselesi haline gelecektir.

Olası Sonuçlar ve Senaryolar
Yaşananlar, ABD’deki Filistin hareketi ve üniversite ortamının geleceği hakkında farklı senaryoları akla getirmektedir. Birinci senaryo, akademik özgürlüğün gerilemesi ve korku ikliminin derinleşmesi yönündedir. Eğer Halil gibi barışçıl eylemlerde dahi yalnızca diyalog kuran profiller “terörist” olarak damgalanabiliyorsa, daha keskin söylemler kullanan aktivistler çok daha kolay hedef alınabilir. Bu durum, üniversitelerde oto-sansürü kurumsallaştırır. Öğrenciler ve akademisyenler, “Hamas yaftası” tehlikesinden kaçınmak için Filistin meselesinden uzak durabilir, hatta sınıf içi tartışmalarda dahi kendilerini otosansür uygularken bulabilirler.
İkinci senaryo ise toplumsal protestoların büyümesi ve Filistin yanlısı hareketin güçlenmesi ihtimaline işaret eder. Halil’in tutuklanması ve benzeri baskılar, beklenilenin aksine, Filistin davasına sahip çıkan kesimlerin “Bu haksızlık daha fazla tolere edilemez” diyerek sokağa çıkmasına ve kamuoyunda daha geniş yankı uyandırmasına yol açabilir. Nitekim New York’ta gerçekleştirilen kitlesel eylemler ve farklı kampüslerin gösterdiği dayanışma, bu senaryonun da mümkün olduğunu göstermektedir. Eğer bu protestolar hukuki yollardan desteklenir ve geniş bir tabana yayılırsa, Trump yönetiminin Filistin yanlılarını terörle ilişkilendirme hamlesi “geri tepebilir”.
Bununla birlikte, bu iki senaryonun tek bir çizgide ilerlemesi ve net bir kazananın olması da zor görünmektedir. Filistin yanlısı hareketler kitlesel destek kazanıp protestolarını yaygınlaştırsa bile, Trump yönetiminin zaten kurduğu kurumsal ağ ve Siyonist lobilerin baskısı “iyi aktivist-kötü aktivist” ayrımını besleyerek bazı kesimleri marjinalleştirmeye çalışacaktır. Dolayısıyla üçüncü bir senaryo, baskı ve direnişin iç içe gelişeceğini, üniversitelerin bir bölümünün “sanctuary campus” söyleminden vazgeçerek devletle iş birliğine yanaşırken, diğer bölümünün ise Filistin davası lehine daha kararlı bir çizgi izleyeceğini öngörmektedir. Bu durumda, Columbia gibi köklü kurumlar dahi kendi bünyelerinde “işbirlikçi yönetim” ve “direnen öğrenci/öğretim üyesi” bölünmesine sahne olabilir; neticede üniversite ortamında ciddi bir kutuplaşma yaşanır.
Elbette her senaryonun gerçekleşmesinde, sadece Trump yönetimi veya Siyonist lobilerin gücü değil, Filistin dayanışmasının ne ölçüde birlik içinde hareket edebileceği de kritik rol oynayacaktır. Eğer aktivistler, “kabul edilebilir” profilleri savunurken “radikal” kabul edilenleri yalnız bırakırsa, ilk senaryonun —yani baskının yaygınlaşmasının— gerçekleşmesi kolaylaşır. Buna karşılık, her kesimi kapsayan bir dayanışma ve “devletin çizdiği meşruluk kriterlerini” reddeden bir tutum benimsenirse, ikinci senaryo olan protestoların güçlenmesi ve Filistin davasının görünürlüğünün artması ihtimali yükselir. Yine de baskı aygıtının üniversite yönetimleri ve finansörlerle kurduğu ittifak, üçüncü senaryonun —yani uzun süreli bir çekişme ve belki de bölünme ortamının— daha olası olduğu fikrini güçlendirmektedir.
ABD’nin Demokratik Maskesi ve Siyonist Otoriterliğin Gövde Gösterisi
Sonuç olarak, Mahmud Halil’in tutuklanması, Trump yönetiminin ikinci döneminde ABD siyasetinin Filistin meselesinde aldığı sert pozisyonun sadece bir yansımasıdır. Bu durum, “özgürlükler ülkesi” iddiasıyla anılan Amerikan demokrasisinin, söz konusu İsrail eleştirisi olduğunda nasıl kolaylıkla otoriter yöntemlere yönelebildiğini gözler önüne sermektedir. Columbia gibi prestijli üniversitelerin dahi federal baskı ve Siyonist lobiyle “uyumlu” hareket etmesi, akademik özerkliğin ve ifade hürriyetinin maddi-siyasi baskılar karşısında ne kadar kırılgan olduğunu kanıtlamaktadır.
Halil’in durumu, bir yandan ABD’de Filistin hareketine yönelik artan tahammülsüzlüğün çarpıcı örneğini sunarken, öte yandan “iyi ve kötü aktivist” ayrımı vasıtasıyla mücadelenin parçalanma riskini göstermektedir. Bu nedenle onun savunusu, sadece “masumiyet” üzerinden değil, Filistin davasının tüm unsurlarını içeren bir dayanışma ekseninde ele alınmalıdır. Aksi takdirde, Trump yönetiminin ve Siyonist lobilerin istediği, hareketi bölme ve susturma stratejisi sonuç verecektir.
Böylelikle ABD’deki “demokratik maskenin” ardında, Filistin meselesi gibi konularda aslında ne denli otoriter ve tek taraflı bir düzlemin hâkim olduğu ortaya çıkmaktadır. Üniversiteler üzerinde kurulan mali ve siyasi baskı, kamusal alanı daraltma girişimleri ve göçmen haklarının “terör” söylemiyle kesintiye uğratılması, “özgürlük” iddialarının içini boşaltmaktadır. Halil’in tutuklanması ise bu çelişkinin bir tezahürü olarak tarihe geçecek; hangi senaryonun gerçekleşeceği ise Filistin dayanışmasının kolektif kararlılığına ve ABD toplumunun “özgürlük” idealini ne ölçüde sahipleneceğine bağlı kalacaktır.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir. Dünya ve İslam’ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Dr. Mehmet Rakipoğlu, 2016’da Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. Doktorasını ‘Dış Politikada Korunma Stratejisi: Soğuk Savaş Sonrası Suudi Arabistan’ın ABD, Çin ve Rusya ile İlişkileri’ konulu teziyle tamamladı. Mokha Center for Strategic Studies düşünce merkezinde Türkiye Çalışmaları Direktörü olarak çalışan Rakipoğlu, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir.

