1995 sonbaharında Kudüs sokaklarında yaklaşan büyük bir kırılmanın havası esiyordu. Oslo Anlaşmaları, İsrail toplumunu derin bir şekilde ikiye bölmüş, barış ihtimali bir kesim için “umut”, bir kesim için ise “ulusal bir tehdit” olarak görülmeye başlanmıştı. Bir sene evvel Yaser Arafat ve Şimon Peres’le birlikte Nobel Barış Ödülü’nü alan Başbakan İzak Rabin, artık sokakta yükselen öfkenin doğrudan hedefi haline gelmişti. Sağ grupların tehditleri artmış, protestolar sertleşmiş, siyasi dil olağanüstü bir radikalleşme sürecine girmişti.

O günlerde kameralara yansıyan 19 yaşındaki bir genç, Rabin’in Cadillac marka aracından çalınan bir süsü göstererek şöyle söylüyordu: “Arabasına ulaştığımız gibi ona da ulaşacağız.” Bundan sadece birkaç hafta sonra Başbakan Rabin, Tel Aviv’deki barış yanlısı protestodan ayrılırken 25 yaşındaki aşırı sağcı Yigal Amir tarafından öldürüldü. Arabasındaki süsle kameralar karşısında Rabin’e canlı yayında tehditler savuran genç, bizzat tetiği çekmese de suikastın beslendiği nefret ikliminin ve radikal tutumun sembol figürlerinden biri olarak tarihe geçti. O günlerde marjinal olarak görülen bu kişi, yıllar sonra İsrail hükümetinin merkezi unsurlarından biri haline gelecek olan Itamar Ben-Gvir’di.
Uçtan Gelen Bir İdeoloji: Ben-Gvir’in Siyasal Profili
Itamar Ben-Gvir, ideolojik köklerini Meir Kahane’nin kurduğu ve İsrail’de terör örgütü ilan edilen Kach hareketinden almaktadır. Bu çizgi, Yahudi üstünlüğünü merkeze alan, Arapların ülkeden sürülmesini açıkça savunan, demokrasiyi ikincil hatta gereksiz gören bir ideolojik yapılanmadır. Ben-Gvir uzun yıllar boyunca bu ideolojiyi yalnızca savunmakla kalmamış, sokakta bizzat uygulayan figürlerden biri olmuştur.
Gençliğinde defalarca “ırkçılığa teşvik”, “kamu düzenini bozma” ve “şiddeti yüceltme” gibi suçlamalarla yargılanmış, uzun süre askeri hizmete dahi uygun görülmemiştir. Filistinlilerin vatandaşlıktan çıkarılması, toplu sürgünler, yerleşimci şiddetinin meşrulaştırılması gibi öneriler onun siyasal söyleminin temelini oluşturmuştur. Bu eylemleri gerçekleştirenlerin avukatlığını üstlenmesiyle tanınmıştır. Uzun bir dönem boyunca İsrail siyasal sistemi, Ben-Gvir gibileri “marjinal radikaller” olarak tanımlamış; onları tolere etmiş ama merkeze taşımamıştır.
Ta ki Binyamin Netanyahu’nun bitmek bilmeyen iktidar mücadelesi, bu radikalleri sistemin vazgeçilmez unsurlarına dönüştürene kadar!

Netanyahu ve Sağ Popülizmin Normalleşmesi
Rabin suikastı sonrası gerçekleşen 1996 seçimleri, İsrail siyasetinde bir kırılma noktasıydı. Netanyahu’nun ilk başbakanlığı (1996-1999), “güvenlik” söyleminin barış söylemini tamamen bastırdığı bir dönemin başlangıcı oldu. Oslo süreci fiilen donduruldu, yerleşim politikaları hız kazandı ve İsrail kamuoyunda “askeri caydırıcılık” siyasal meşruiyetin ana ölçütü haline geldi. Akabinde gerçekleşen İkinci İntifada’ya çok sert bir şekilde cevap verilmesi ve Ayrım Duvarı’nın inşası gerilimi daha da tırmandırdı.
Netanyahu’nun 2009’da başbakan seçilmesiyle başlayan ve (çok kısa bir kesinti dışında)günümüze kadar devam eden ikinci döneminde İsrail, merkez-liberal çizgiden bütünüyle uzaklaştı ve muhafazakar sağ, hükümete yerleşti. Hukuk sistemi, eğitim, askerlik gibi birçok konuda ultra-Ortodoks etkisi kurumsallaştı. Son tahlilde ultra-Ortodoks partiler, aşırı milliyetçi bloklar ve dindar-siyonist yapılar, koalisyon matematiğinin vazgeçilmez aktörleri haline geldi.
Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich gibi isimler, bu süreçte sistem dışı ve marjinal olmaktan çıkıp devletin doğrudan karar alıcıları arasına yerleşti. Netanyahu, bu figürlerle ideolojik bir yakınlıktan ziyade, iktidarda kalma zorunluluğu temelinde ittifak kurdu. Fakat bu ittifak, zaman içinde güç dengesini tersine çevirdi. Bu isimler aldıkları oyla örtüşmeyecek şekilde yasama ve yürütme üzerinde orantısız bir etkiye sahip oldu ve bir zamanlar iktidara eklemlenen radikaller, bugün iktidarın yönünü tayin eden aktörler haline geldi.
Peki, Bu Radikalizmin Sonu Nereye Gidiyor?
Radikalleşmenin artması, İsrail toplumunun iç dengelerini de sarsıyor. Laik kesimler, yargı bağımsızlığının tahrip edilmesine ve güvenlik aygıtının radikal sağın ideolojik önceliklerine göre şekillenmesinden rahatsız oluyor. Laik-dindar, Yahudi-Arap gibi toplumsal kırılma hatları dramatik şekilde derinleşiyor. Devletin meşruiyeti, artık demokrasi ve hukukla değil, Ben-Gvir’in temsil ettiği “güvenlik” ve “üstünlük” söylemiyle ölçülüyor. Bu da İsrail’de devletin geleceği ile ilgili soruları gündeme getiriyor.
Diğer taraftan, İsrail’de yükselen radikalizmin en ağır bedelini ödeyenler tartışmasız biçimde Filistinlilerdir. Ben-Gvir’in siyasal çizgisi, 1967 sonrası statükonun “istisna” değil, kalıcı bir düzen olarak kabul edilmesini talep ediyor. Onun gözünde Oslo, işgali sınırlayan değil, Yahudi egemenliğini tamamlama sürecini geciktiren bir sapmaydı. Bugün Ulusal Güvenlik Bakanı olarak polis teşkilatı üzerinde kurduğu nüfuz, yerleşimci şiddetine tanınan fiili dokunulmazlık ve Filistinlilere karşı giderek sertleşen güvenlik politikaları, güvenlik aygıtını ideolojik bir savaş makinesine dönüştürüyor. Batı Şeria’da fiili ilhakın gizlenmesine artık gerek duyulmuyor; yerleşimlerin yayılması, köylerin kuşatılması ve demografik mühendislik, açık siyasal hedefler olarak savunuluyor. Gazze’ye yönelik soykırım ise bu paradigmanın en uç örneği! Böylece mevcut durum, Filistinliler açısından yalnızca daha sert bir güvenlik politikasını değil, yaşamın bütünüyle militarize bir rejim altında şekillenmesini ifade ediyor.
1995’te Rabin’in aracından çalınan bir süsü kameraya gösterip “Arabasına ulaştığımız gibi ona da ulaşacağız” diyen 19 yaşındaki genç, bugün hem İsrail’in iç yönetim sisteminde hem de Filistin şehirlerinin üzerinde hissedilen askeri bir rejimin yüzü haline gelmiş durumda. Bu süreç, Filistinliler için Ben-Gvir’in gençlik yıllarında sloganlarını attığı şiddet siyasetinin artık sokak kenarlarından çıkıp devlet politikasına dönüşmesi anlamına geliyor. Dolayısıyla Ben-Gvir’in temsil ettiği bu radikal çizginin nereye kadar gideceğine dair her tartışma, Filistinlilerin bu süreçte nasıl bir varoluş mücadelesi verebileceği sorusunu beraberinde getiriyor.
İstanbul Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamladı. 2018-2023 yılları arasında İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi’nde (İNSAMER) Ortadoğu araştırmacısı olarak çalıştı. Ardından bir yıl Uluslararası Mülteci Hakları Derneği’nde araştırmacı olarak çalıştı. Marmara Üniversitesi, Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü’nde doktora çalışmasına devam etmektedir.

