7 Ekim 2023’ten bu yana yaşanan gelişmeler, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarının gölgesinde Batı Şeria’da sessiz ama derin bir dönüşüm yarattı. Dünya kamuoyu Gazze’deki yıkıma odaklanırken, Batı Şeria’da işgal fiilen genişledi, yerleşimci şiddeti arttı, idari kontrol güçlendi ve İsrail bölge üzerindeki hakimiyetini kalıcı hale getirme yönünde somut adımlar attı. Bu tablo, yalnızca işgalin derinleşmesi anlamına gelmiyor; aynı zamanda Batı Şeria’nın fiili ilhak sürecinin hızlandığını gösteriyor.
İsrail uzun süredir Batı Şeria’daki varlığını “güvenlik” gerekçesiyle meşrulaştırıyor. Ancak 7 Ekim sonrasında bu gerekçe yerini daha kalıcı bir genişleme politikasına bıraktı. Uluslararası raporlara göre, son iki yılda İsrail hükümeti 49 yeni yerleşim biriminin inşasını onayladı; bunların 22’si 2025 Mayıs’ında açıklandı. Ayrıca 121 yeni gayriresmi yerleşim (outpost) kuruldu ve bu rakam toplam outpost sayısının yaklaşık yüzde kırkına karşılık geliyor. Bu gelişmeler, işgalin artık “geçici güvenlik tedbiri” olmanın çok ötesine geçtiğini, kalıcı bir toprak hâkimiyeti planının uygulandığını gösteriyor.
Batı Şeria’daki genişleme, yalnızca yeni yerleşimlerin inşasıyla sınırlı değil.
2024 yılında 23,7 kilometrekare Filistin toprağına el konuldu, yüzlerce yapı yıkıldı, binlerce insan yerinden edildi. Filistinlilerin tarım arazilerine, su kaynaklarına ve hareket özgürlüklerine yönelik kısıtlamalar yoğunlaştırıldı. BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi (OCHA) verilerine göre, bu dönemde bölgede 86 yeni kontrol noktası ve bariyer kuruldu. Aynı süreçte yerleşimciler arasında silahlanma arttı ve 1.800’ün üzerinde yerleşimci saldırısı kaydedildi; köyler, tarlalar ve evler hedef alındı. Bu saldırılar çoğu zaman İsrail ordusunun koruması altında gerçekleşti. Yüzlerce Filistinli öldürüldü, binlercesi gözaltına alındı. Batı Şeria artık büyük ölçüde askeri ve idari bir abluka altında.
Bu tablo, İsrail’in Batı Şeria’yı resmen ilhak etmese de sahada ilhak etmiş gibi fiili bir durumun var olduğunu gösteriyor. Böylece İsrail, hem uluslararası kamuoyunun tepkisini sınırlıyor hem de olası bir ilhakı her an masaya koyabileceği siyasi bir koz olarak elinde tutuyor. Resmî bir ilhak diplomatik kriz yaratabilir; fakat fiili kontrolü sürdürmek, aynı sonucu düşük maliyetle elde tutmanın bir yolu haline gelmiş durumda.
Son aylarda birçok ülke Filistin’i resmen tanıdı. Avrupa’da, Latin Amerika’da ve Afrika’da ardı ardına gelen bu tanıma dalgası Filistin’in uluslararası meşruiyetini güçlendirdi. Ancak bu diplomatik adımların sahadaki karşılığı oldukça sınırlı. Bir yönetim kendi topraklarında egemenliğini kuramıyor, halkının yaşamını koruyamıyorsa, uluslararası tanınma sembolik bir anlam taşır. İsrail’in Batı Şeria’daki fiili genişlemesi ve Filistin yönetiminin sınırlı kapasitesi bu tanıma adımlarını gölgede bırakıyor. Filistin devleti kağıt üzerinde güçlenirken, toprak üzerinde zayıflıyor.
Gazze’de ilan edilen ateşkes, bu büyük resim içinde kısa bir duraklama anlamına geliyor. Henüz kalıcı bir uzlaşıdan söz etmek mümkün değil. İsrail ateşkesi delme eğiliminde olabilir, ateşkesin başarılı olması durumunda da Netanyahu açısından yeni bir yönelim zorunlu görünmektedir. Zira İsrail, Ekim 2026’da seçime gidecek. Yaklaşık üç buçuk yılda (2019-2022) hükümet kurulamaması sebebiyle ardı ardına yapılan beş seçim İsrail’deki siyasi sistemin zaten kırılgan olduğunu ve istikrarsızlığın derinliğini gösteriyor. Üstelik Netanyahu iç siyasette meşruiyet krizi yaşamakta ve savaş sebebiyle ertelenen yargılamalar kendisini beklemektedir. Dışarıda tansiyonun düşmesi Netanyahu’yu ülke içindeki sorunlarla yüzleşmek zorunda bırakır. Netanyahu, iç politikada biriken öfkeyi bastırmak, yolsuzluk yargılamalarından doğan baskıyı azaltmak ve koalisyon ortaklarının desteğini korumak için güvenlik ve toprak politikalarını daha da sertleştirebilir. Bu ortamda Batı Şeria üzerindeki kontrol, hem iç siyasette birleştirici bir “ulusal dava” hem de dış politikada dikkat dağıtıcı bir araç haline getirilebilir. Ayrıca İsrail’in “düşman ülkeleri” Lübnan, İran ve Yemen gibi bölge ülkeleri de İsrail’in yeni ve yine hedefi olmaya aday.

Bu noktada hükümetin bileşenleri de belirleyici bir rol oynuyor.
2024’te yetkileri artırılan Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Batı Şeria’nın doğrudan İsrail idaresine alınmasını öngören ayrıntılı bir ilhak planı hazırladı. Smotrich’in planı, altı büyük Filistin kenti hariç neredeyse bölgenin tamamını İsrail egemenliği altına almayı hedefliyor. Planın özünde “maksimum toprak, minimum Arap nüfus” ilkesi bulunuyor. Bu kapsamda Filistin nüfus merkezleri izole edilerek dışarıda bırakılacak, Yahudi yerleşimlerinin bulunduğu alanlar İsrail hukukuna entegre edilecektir. Smotrich ayrıca E1 bölgesi projesini yeniden canlandırarak Ma’ale Adumim yerleşimi ile Doğu Kudüs’ü bağlamayı ve Batı Şeria’yı fiilen ikiye bölmeyi hedefliyor. Bu proje kapsamında 3.401 yeni konut inşası onaylandı. Smotrich bu kararı açıkça “Filistin Devleti düşüncesini gömmek” olarak nitelendirdi.
Savunma Bakanlığı’na bağlı Sivil Yönetim birimlerinin birçok yetkisinin Smotrich’in denetimine verilmesi Batı Şeria üzerindeki baskıyı arttıran önemli unsurlardan biri oldu. Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben Gvir ise güvenlik aygıtı üzerindeki etkisiyle bu sürecin tamamlayıcı unsuruna dönüşmüş durumda. Smotrich ve Ben Gvir, ideolojik söylemleriyle Batı Şeria’nın ilhakını savunmanın ötesine geçerek, sahada ve bürokrasi içinde bu sürecin mimarı haline gelmiş bulunuyorlar.
Smotrich’in hazırladığı plan, İsrail’in gelecekteki yönelimini de açık biçimde ortaya koyuyor. Batı Şeria’nın yaklaşık yüzde 80’inin İsrail egemenliğine geçirilmesi, Filistin Yönetimi’nin ise yalnızca özerk idari görevlerle sınırlandırılması öngörülüyor. Bu model, Filistin’in devletleşme sürecini tamamen işlevsiz kılarken, İsrail için düşük maliyetli bir ilhak formülü yaratıyor.
Sonuçta ortaya çıkan tablo, Batı Şeria’daki işgalin artık sadece askeri değil, ideolojik, idari ve stratejik bir ilhak projesine dönüştüğünü gösteriyor. İsrail hükümetinin politik vizyonu ile sahadaki fiili uygulamalar birbirini tamamlayan bir strateji oluşturmuş durumda.
Ateşkesin sağladığı/sağlayacağı görece sessizlik içinde Batı Şeria’nın tamamen kuşatılması önemli bir tehdittir. Alınan her yeni imar kararı, kurulan her yeni kontrol noktası, yıkılan her ev, bu fiili ilhakın bir tuğlasını oluşturmaktadır. Eğer dünya kamuoyu Gazze’deki insani felakete gösterdiği duyarlılığı Batı Şeria’daki bu “sessiz ilhaka” da göstermezse, yakın gelecekte Filistin yalnızca bir halkın değil, artık toprağını da yitirmiş bir kimliğin adı haline gelebilir.
İstanbul Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamladı. 2018-2023 yılları arasında İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi’nde (İNSAMER) Ortadoğu araştırmacısı olarak çalıştı. Ardından bir yıl Uluslararası Mülteci Hakları Derneği’nde araştırmacı olarak çalıştı. Marmara Üniversitesi, Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü’nde doktora çalışmasına devam etmektedir.

