Birlemiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), uluslararası barışın korunması ve çatışmaların önlenmesi amacıyla oluşturulmuş bir yapı olarak dikkat çekerken, beş daimî üyenin (ABD, Çin, Fransa, Rusya, Birleşik Krallık) sahip olduğu veto yetkisi, uluslararası ilişkilerde güç dengelerinin ve stratejik çıkarların korunması adına önemli bir araç haline gelmiştir. Özellikle ABD’nin, İsrail’e yönelik eleştirel tasarıların geçmesini engellemek amacıyla veto hakkını kullanması hem uluslararası hukukun uygulanması hem de insan hakları normlarının korunması açısından tartışmalara yol açmaktadır. ABD’nin BM Güvenlik Konseyi veto politikasının tarihsel temelleri, İsrail lehine kullanım sıklığı ve stratejik çıkarlarla ilişkisi merak konusu haline gelmiştir. Nitekim mezkûr konular ve veto hakkının hayata geçirilmesi mevcut uluslararası hukuku, BM yapısını ve ABD imajını daha fazla sorgulanır hale getirmiştir.
Veto Hakkı ve ABD’nin İsrail Lehine Veto Uygulamaları
Veto kavramı, antik Roma’da tribünlerin halkı koruma amacıyla kullandığı “intercessio” geleneğine dayandırılsa da modern uluslararası ilişkilerde veto, II. Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan BM Şartı ve San Francisco Deklarasyonu çerçevesinde yeniden şekillenmiştir. BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesine tanınan veto hakkı, büyük güçlerin iş birliğini garanti altına almayı amaçlamış; ancak aynı zamanda, uluslararası toplumun çoğunluğunun görüşlerinin gölgede kalmasına neden olmuştur. Bu mekanizma, özellikle BM’nin karar alma süreçlerinde tek taraflı çıkarların koruyucu bir aracı olarak kullanılmaya başlanmasıyla, eleştiri konusu haline gelmiştir. Özellikle ABD’nin İsrail lehine veto hakkını kullanması daha fazla tartışmaya yol açmıştır.
ABD, 1972 yılında İsrail’e yönelik ilk veto uygulamasını gerçekleştirerek, bu politikayı kalıcı bir strateji haline getirmiştir. 1980’ler ve 1990’larda Lübnan’da gerçekleştirilen askeri operasyonlar, Filistin topraklarındaki işgal politikaları ve Kudüs’ün uluslararası statüsüne dair eleştirilere yönelik tasarılar, ABD tarafından veto edilerek uluslararası arenada tartışılmasını engellemiştir. Bu anlamda ABD 1972-2017 yılları arası, İsrail’in soykırım ve işgal politikalarını durdurma potansiyeli taşıyan tasarıları 43 defa veto etmiştir. İsrail’in Lübnan’a karşı başlattığı tüm askeri saldırılardan vazgeçmesini ön gören 11898 sayılı BMGK tasarısı da sadece ABD tarafından veto edilmiştir. Bu anlamda 1982 ABD’nin İsrail lehine en çok veto kullandığı yıl olarak kaydedilmiştir. Dahası ABD, İsrail’in Filistinli mültecilere yönelik gerçekleştirdiği Sabra ve Şatilla katliamını kınayan tasarıyı da reddetmiştir.
İsrail’in Lübnan, Golan Tepeleri ve Batı Şeria’daki muhtelif işgallerine karşı getirilen yasa tasarıları da hesap edildiğinde ABD’nin İsrail lehine BMGK’da kullandığı veto yaklaşık olarak 50’yi aşmıştır. Bu rakam, ABD’nin uzun yıllara dayanan tutumunun ne denli yerleşik olduğunu göstermektedir. Her ne kadar Obama, Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinin uluslararası hukuka aykırı olduğunu ve bu politikaların barış sürecini engellediğini vurgulayan 2334 sayılı BMGK tasarısının oylamasında çekimser kalarak tasarının BMGK’dan geçmesini sağlasa da devam eden dönemde İsrail yanlısı tavra geri dönerek Siyonizm ile ilişkilerin halen kurumsal biçimde devam ettiğini ispatlamıştır. Bu anlamda özellikle, Filistin’deki insani krizler ve uluslararası hukuka aykırı eylemlere karşı önerilen tasarıların veto edilmesi, ABD’nin İsrail’in eylemlerini neredeyse cezai sorumluluktan muaf tutarak, bölgedeki soykırım iddialarının da uluslararası tepkiyle karşılanmasını engellediği eleştirilerine yol açmaktadır.
Sebepler ve Yansımalar
ABD’nin veto hakkını İsrail lehine kullanmasının arkasında, yalnızca bölgesel istikrarın sağlanması değil, aynı zamanda uzun vadeli stratejik çıkarlar da bulunmaktadır. Ortadoğu’daki enerji kaynaklarına erişim, bölgedeki jeopolitik konumun korunması ve ABD’nin küresel nüfuzunun sürdürülmesi, bu stratejinin temel dinamiklerindendir. Bunun yanında, ABD içindeki güçlü İsrail yanlısı lobileri, özellikle Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi (AIPAC) gibi kuruluşlar, Kongre’deki temsil oranları ve dinî bağlar, veto politikasının sürekliliğini destekleyen önemli iç dinamikler olarak ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda, ABD’nin veto uygulamaları hem dış politikasını hem de iç siyasi yapısını yansıtan karmaşık bir stratejinin parçası olarak değerlendirilebilir.
BM Güvenlik Konseyi veto mekanizması, evrensel insan hakları ve uluslararası hukuk açısından bir tartışma alanı oluştururken, ABD’nin İsrail lehine kullanımı, bu mekanizmanın işleyişine dair ciddi sorunları gözler önüne sermektedir. Bir yandan veto, BM’nin üye devletleri arasında uzlaşının sağlanması için bir araç olarak sunulurken, diğer yandan bu güç dengesinin kötüye kullanılması, uluslararası hukukun uygulanmasını zayıflatmaktadır.
Kendinden menkul çift standart
ABD’nin veto kullanımı, Filistin’de yaşanan insani krizler ve insan hakları ihlallerine uluslararası tepkilerin oluşmasını engelleyerek, BM’nin tarafsız ve evrensel adalet mekanizması olarak algılanmasını baltalamaktadır. Bu durum, BM’nin demokratik meşruiyetine ve uluslararası toplumun ortak değerlerine zarar vererek, “çift standart” algısının yaygınlaşmasına yol açmaktadır.
Ortadoğu ölçeğinde bu politikanın (ABD’nin veto politikası), İsrail’in Filistin topraklarındaki uygulamalarını uluslararası arenada sorgulanamaz hale getirdiği, böylece İsrail’e neredeyse cezai bir “münhasır imtiyaz” tanıdığı ifade edilebilir. Filistin’de uygulanan zorla yerinden etmeler, askeri operasyonlar ve yerleşim politikaları, uluslararası hukuka aykırı kabul edilmekte; ancak ABD’nin veto hamleleri, bu eleştirilerin uluslararası platformda gündeme gelmesini engellemektedir.

Sonuç olarak, veto mekanizması, İsrail’in bölgedeki eylemlerine karşı oluşabilecek uluslararası tepkileri önleyerek, soykırım iddialarının da altını çizmektedir. Böylece, ABD’nin veto politikası, İsrail’in Filistin’deki eylemlerine zımnen meşruiyet kazandırmakta ve uluslararası toplumun, insan hakları ihlalleri karşısında ortak bir tepki geliştirmesini zorlaştırmaktadır. Öte yandan ABD açısından diplomatik ve imaj bağlamında da veto hakkı kullanımının yansımaları görülmektedir. ABD’nin veto hakkını İsrail lehine kullanması, yalnızca askeri ve stratejik bir tercih olarak değerlendirilmemeli, aynı zamanda ABD’nin küresel imajı üzerinde de derin etkiler yaratmaktadır.
Uluslararası kamuoyu, ABD’nin tarafsızlık ilkesine ve uluslararası hukuka olan bağlılığını sorgularken, bu politika “çift standart” olarak nitelendirilmektedir. Özellikle BM Güvenlik Konseyi’nde gerçekleşen oylamalarda, ABD’nin sürekli veto kullanması, diğer üye devletlerin eleştirilerini ve çözüm arayışlarını engellediği için BM’nin etkinliğini ve meşruiyetini de zayıflatmaktadır. Böylece, ABD’nin veto stratejisi hem bölgesel hem de küresel düzeyde diplomatik izolasyon riskini artırmakta, uzun vadede ABD’nin dış politikasına yönelik eleştirileri de beraberinde getirmektedir.
Ayrıca, İsrail’in işlediği soykırımlara rağmen Washington yönetimlerinin sağladığı bu destek, ABD’nin kendi içindeki ‘demokratik değerlerle’ arasındaki çelişkiyi de gözler önüne sermektedir. Uluslararası hukuk normlarına ve insan haklarına bağlılık sözü veren ABD, veto politikası sayesinde bu normların ihlal edildiği durumları göz ardı etmekte, bu durum ise ABD’nin demokratik ve hukuk devleti imajına zarar vermektedir.
Tartışmalar
Akademik çevrelerde, ABD’nin BM Güvenlik Konseyi veto politikasının, uluslararası hukuk ve insan hakları normları açısından ciddi bir sorgulama konusu olduğu vurgulanmaktadır. Birçok akademisyen, veto mekanizmasının, büyük güçlerin çıkarlarını korumaya yönelik bir araç haline geldiğini ve bu durumun, BM’nin evrensel barış ve güvenlik hedefine zarar verdiğini savunmaktadır. Ayrıca, ABD’nin veto uygulamalarının, bölgedeki çatışmaların çözümünü engellediği, barış sürecine katkıda bulunmadığı ve Filistin halkının yaşadığı insani krizin derinleşmesine yol açtığı yönünde eleştiriler mevcuttur.
Geleceğe yönelik olarak, BM yapısında veto mekanizmasının yeniden değerlendirilmesi gerekliliği üzerinde durulmaktadır. Ayrıca başta Türkiye olmak üzere birçok devlet BMGK’nın bu sorunlu yapısını eleştirmekte, reform çağrılarına devam etmektedir. Veto yetkisinin kötüye kullanımının önüne geçmek adına, BM üyeleri arasında daha demokratik ve adil bir karar alma süreci geliştirilmesi, uluslararası hukuk normlarının güçlendirilmesi ve özellikle insan hakları ihlallerine karşı etkin mekanizmaların oluşturulması, bu tartışmaların temelini oluşturmaktadır. ABD’nin veto politikasının, sadece İsrail’e yönelik değil, genel olarak uluslararası barış ve güvenlik politikaları açısından yeniden ele alınması gerekliliği hem bölgesel hem de küresel dinamikler göz önünde bulundurulduğunda kaçınılmaz görünmektedir.
Sonuç
ABD’nin BM Güvenlik Konseyi veto hakkını İsrail lehine kullanması, uluslararası arenada stratejik çıkarların korunması adına uygulanırken, uluslararası hukuk, insan hakları ve BM’nin demokratik meşruiyeti açısından ciddi sorunları da beraberinde getirmektedir. Tarihsel olarak köklü bir mekanizma olan veto, büyük güçlerin çıkarlarını gözetme amacıyla geliştirilmiş olsa da uygulamada ABD’nin İsrail’e verdiği destek, Filistin’de yaşanan Siyonist soykırım nedeniyle ortaya çıkan insani krizlerin ve uluslararası hukukun ihlallerinin uluslararası tepkilerden ve cezalardan muaf kalmasına neden olmaktadır.
Bu durum, ABD’nin küresel imajını, BM yapısının işlevselliğini ve uluslararası toplumun ortak değerlerini zedeleyen bir strateji olarak ele alınmalıdır. Sonuç olarak, ABD’nin veto politikası, yalnızca bölgesel istikrarı korumaya yönelik stratejik bir tercih değil; aynı zamanda uluslararası hukuk normlarına olan bağlılık ve BM’nin evrensel barış mekanizmasının etkinliği açısından eleştirilmesi gereken yapısal bir sorundur. BMGK’daki veto mekanizmasının yeniden değerlendirilmesi ve daha demokratik karar alma süreçlerinin oluşturulması dünya barışı için bir zorunluluktur.
Bu bağlamda hem ABD’nin hem de BM’nin, uluslararası hukuk ve insan hakları standartlarına daha duyarlı politikalar geliştirmesi; bölgesel çatışmaların çözümünde adaletli, tarafsız ve evrensel değerlere dayalı bir yaklaşım sergilemesi, gelecekte daha barışçıl ve istikrarlı bir uluslararası sistemin tesis edilmesi açısından elzemdir.
Dr. Mehmet Rakipoğlu, 2016’da Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. Doktorasını ‘Dış Politikada Korunma Stratejisi: Soğuk Savaş Sonrası Suudi Arabistan’ın ABD, Çin ve Rusya ile İlişkileri’ konulu teziyle tamamladı. Mokha Center for Strategic Studies düşünce merkezinde Türkiye Çalışmaları Direktörü olarak çalışan Rakipoğlu, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir.

