30 Eylül 2022’de Burkina Faso’da Thomas Sankara’nın anti-kolonyal mirası ve fikir dünyasına paralel olarak yönetime el konuldu. Yüzbaşı İbrahim Traoré ve destekçilerinin girişimiyle gerçekleşen bu askeri müdahale, sadece bir hükümet değişimi değil; bölgedeki Fransız ve batı egemenliğine karşı radikal bir kopuşun fitilini ateşledi. Traoré’nin millileşme, tam bağımsızlık ve “güçlü bir Burkina Faso” vaadiyle şekillenen politikaları, kısa sürede Fransız askeri ve diplomatik varlığının ülkeden tasfiyesiyle sonuçlandı.
Ancak bu durum Burkina Faso ile sınırlı yerel bir olaydan ziyadedir. Sahel’in diğer kilit devletleri olan Nijer ve Mali’de de benzer süreçlerin yaşanması, bölgede kolektif bir ortaklığa işaret etmektedir. Nitekim 2020 ve 2021 yıllarında Mali’de Assimi Goïta liderliğinde gerçekleşen müdahaleler, bölgedeki “Fransız sonrası” dönemin ilk işaret fişeği olmuş; ardından 2023 yılında Nijer’de Abdourahamane Tchiani öncülüğünde yönetimin el değiştirmesiyle bu halka tamamlanmıştır. Tıpkı Traoré gibi, bu liderler de Batı ile olan asimetrik ilişkileri sonlandırarak “çok kutuplu” bir dış politika anlayışını benimsemişlerdir. Ardı arkası kesilmeyen askeri müdahalelerin bir sonucu olarak doğan bu geçiş hükümetleri, aslında Sahel devletlerinin kronikleşmiş güvenlik ve idari sorunlarına Batı merkezli çözümlerin cevap veremediğini kanıtlamıştır. Yıllarca süren “demokrasi inşası” ve “terörle mücadele” söylemlerinin sahada karşılık bulmaması, bu orduların merkezi otoriteyi kendi yöntemleriyle tesis etme iddiasını güçlendirmiştir. Bu bağlamda, Burkina Faso’da başlayan ve tüm bölgeye yayılan bu süreç, bugün Sahel Devletleri Konfederasyonu (AES) üzerinden birlikteliğe ve resmiyete kavuşarak, Afrika’da sömürge sonrası dönemin en ciddi egemenlik çabalarından birine dönüşmektedir.
Kurumsal Bir Başkaldırı: ECOWAS’tan Kopuş ve Egemenliğin İnşası
AES’in bir savunma paktından konfederal bir yapıya evrilmesindeki en büyük tetikleyici unsur, ironik bir şekilde Batı Afrika’nın en kapsamlı birliği olan ECOWAS’ın tutumu oldu. 2023 yılında Nijer’de gerçekleşen yönetim değişikliği sonrasında ECOWAS’ın, Fransa ve diğer Batılı güçlerin de desteğiyle “askeri müdahale” tehdidinde bulunması, bölgedeki diplomatik ilişkilerin neredeyse sıfıra inmesine sebep oldu. Bamako, Vagadugu ve Niamey hattında bu tehdit, sadece bir “demokrasi koruma” girişimi olarak değil; neokolonyalizmin, bölgenin bağımsızlık mücadelesine yönelik doğrudan bir müdahale olarak ele alındı.
Bu tehdit karşısında 16 Eylül 2023’te imzalanan Liptako-Gourma Şartı, Sahel’in makus talihini kendisinden olanlarla değiştirme adına en somut belge niteliğindedir. Ortak hareket, birliktelik ilkesiyle kurulan bu ittifak, yıllarca bölgede bulunan lakin beklenen etkiyi gösteremeyen Fransız Barkhane ve BM MINUSMA güçlerinin yarattığı güvenlik boşluğunu, “yerli ve milli” orduların koordinasyonuyla doldurmayı hedeflemiştir. Nitekim 2025 yılı başı itibarıyla ECOWAS’tan tamamen ayrılma kararı alan bu üç devlet, sadece askeri bir pakt kurmakla kalmamış; ortak pasaport, yatırım bankası, televizyon kanalı ve hatta ortak bir para birimi arayışı ile dönüşümü her alanda başlatmayı ve Sahel’in sömürgeciler ve sömürge izlerinden kesin olarak kurtarılmasını hedeflemiştir. AES’in kurumsal bir yapıya bürünmesindeki bu arzu, sadece askeri ve siyasi bir tercihin ötesinde; postkolonyalizmin tamamen Sahel’den arınmasını hedefleyen kültürel bir “ikinci bağımsızlık” arayışıdır. On yıllarca bölge devletlerinin dört bir yanına empoze edilen ve yerel kimlikleri ikincilleştiren “Fransızlaştırma” (Francophonie) politikalarına karşı bugün, radikal ve geri dönülemez adımlar atılmaktadır. Bu bağlamda Mali’nin Fransızca’yı “resmi dil” statüsünden çıkarıp yerel dilleri önceleyen bir “çalışma dili”ne dönüştürmesi, sadece teknik bir düzenleme değil, sömürgeci dile olan bağımlılıktan kurtulma iradesidir. Burkina Faso ve Nijer’de de eş zamanlı olarak yürütülen; sömürge dönemini anımsatan sokak isimlerinin milli kahramanlarla değiştirilmesi, Fransız bayrağı ve sembollerinin kamusal alandan tasfiyesi ve en önemlisi eğitim müfredatının milli “Afrika merkezli” bir perspektifle yeniden yazılması, bu zihinsel devrimin yansımalarıdır. Sankara’nın “Bize ait olmayan bir kültürü reddetmeliyiz” fikriyle örtüşen bu hamleler, AES’in toplumsal meşruiyetini de pekiştirmektedir. Zira bu devletler için gerçek egemenlik; sömürgeci devleti sadece ismen topraklarından kovmakla değil aynı zamanda dilini, hukukunu ve eğitim sistemini de millileştirerek mümkündür. Bu süreç, beraberinde AES’in teoriden pratiğe dökülen somut faaliyetlerini de tetikleyerek; askeri, ekonomik ve idari hamlelerin “ithal bir model” değil, “yerli bir metodoloji” olarak doğmasını sağlamıştır. AES, bu yönüyle Batı merkezli başarısız çözümlere karşı bölgenin gerçek unsurlarının ürettiği metodun kendisidir.
Teoriden Pratiğe ve Somutlaşma: AES
Yerel ve otonom bir çözüm arayışı olarak ivme kazanan AES, Batı merkezli bölgesel yapılara karşı askeri, ekonomik ve idari hamlelerini üç ülkenin ortak koordinasyonuyla yürütmektedir. Bu bağlamda, bölgesel cihatçı gruplara karşı mücadele hedefiyle kurulan ve konfederasyonun askeri yapısını temsil eden FU-AES (AES Ortak Güçleri); altyapı, çevre ve kalkınma projelerini finanse edecek olan BCID-AES (Konfederal Yatırım Bankası) ve uzay teknolojileri alanındaki ortak uydu girişimi gibi somut adımlar, bu oluşumun teorik bir söylemden ziyade işlevsel bir yapı olduğunu kanıtlamaktadır. AES’in çok kutupluluk stratejisi doğrultusunda Rusya, Çin ve Türkiye gibi küresel ve bölgesel aktörlerle kurduğu kazan-kazan temelli iş birlikleri ise konfederasyonun sadece yerel bir ittifak değil, küresel güç dengesinde Batı’ya karşı yükselen stratejik bir alternatif olduğunu göstermektedir. Bu süreçteki faaliyetler, bölgenin stratejik gelişimini güçlendirmeyi hedefleyen dört ana sütun üzerinde yükselmektedir:
1.Güvenlik Protokolü ve Küresel Birlik
AES’in askeri kanadı olarak yapılandırılan FU-AES (AES Ortak Güçleri), 5.000 kişilik birleşik bir askeri kapasiteyle operasyonel hale getirilmiştir. Bu yapının en kritik özelliği, üç sınır bölgesinde güvenlik açıklarını ortak zeminde karşılamaktır. İstihbarat paylaşımı ve ortak komuta merkezi aracılığıyla, tehditlere karşı yerel bir güvenlik gücü tesis edilmektedir. Özellikle Rusya ve Türkiye’nin iş birlikleri ile birlikte gelişen askeri güvenlik altyapısı bölgede yıllarca politika güden Fransa ve batıya karşı çok kutupluluğu göstermektedir.
2. Finansal Bağımsızlık
Ekonomik bağımsızlığı sağlama adına 500 Milyar CFA (yaklaşık 800 Milyon ABD Doları) ile kurulan BCID-AES (Konfederal Yatırım Bankası), Sahel’in kalkınma projelerini dışa bağımlı olmayan öz kaynaklarla finanse etme stratejisinin merkezinde yer almaktadır. Bankanın öncelikli faaliyet alanları; enerji altyapısı, tarımsal modernizasyon ve stratejik yeraltı kaynaklarının (altın, uranyum) millileştirilmesidir. Bunun yanında, CFA frangının bölgedeki egemenliğinden kurtularak ekonomide de bağımsızlığı hedefleyen AES, banka ile birlikte bu bağımsızlığı hedeflemektedir. Aynı zamanda ortak para birimi üzerine de çalışan BCID-AES, CFA’nın bölgesel ekonomik otoritesine de alternatif olma arayışında.
3. Teknolojik ve Dijital Bağımsızlık
Konfederasyonun teknolojik bağımsızlık hamlesi, uzay ve haberleşme alanındaki stratejik ortaklıklarla şekillenmektedir. Rusya ile imzalanan protokol çerçevesinde hayata geçirilmesi planlanan ortak uydu projesi; sınır güvenliği, telekomünikasyon ve doğal kaynakların uzaydan takibi gibi hayati alanlarda veri bağımsızlığı sağlamayı hedeflemektedir. Ayrıca üye ülkeler arası roaming ücretlerinin kaldırılması ve ortak bir televizyon kanalının (AES TV) faaliyete geçmesi, bölgesel entegrasyonun dijital ve sosyal boyutlarını tamamlamaktadır. Böylelikle konfederasyon bölgesel kültürel ve sosyal birliği de pekiştirme adına adımlar atmaktadır.
4. İdari Entegrasyon ve Bölgesel Vatandaşlık
Ocak 2025 itibarıyla dolaşıma giren AES Biyometrik Pasaportu, konfederasyonun idari birliğinin ve ECOWAS’tan kurumsal kopuşunun en net çıktısıdır. Bu uygulama, sadece seyahat kolaylığı sağlamakla kalmamakta, aynı zamanda ortak bir “Sahel vatandaşlığı” kimliğinin inşasına hizmet etmektedir. İdari yapının bir sonraki aşaması olarak planlanan ortak gümrük birliği ve vergi düzenlemeleri, bölgesel pazarın birleştirilmesi hedefine yönelik yapısal adımları teşkil etmektedir.
Sonuç
Ortak bir zeminde kurulan ve Sahel devletlerinin bağımsızlık arayışının tezahürü olan AES, bugün politikalarına aynı kararlılık ve birlik duygusuyla devam etmektedir. Özellikle diğer ülkelerle geliştirilen ilişkiler, AES’in sadece Mali, Nijer ve Burkina Faso arasında sınırlı kalmayıp, çok daha geniş bir etki alanına hitap edecek jeopolitik bir yapıya dönüştüğünü kanıtlamaktadır. Tamamen karadan oluşan bu üç ülkenin, stratejik limanlara sahip Gine ve Togo ile ilişkilerini geliştirmesi; ayrıca tıpkı AES ülkeleri gibi daha önce ECOWAS’tan ayrılan Moritanya ile kültürel bağlar yoluyla temaslar kurması, konfederasyonun diplomasideki pragmatik gücünü yansıtmaktadır.
Öte yandan, Fransız karşıtı politikalara paralel olarak küresel güçlere açılan kapılara getirilen eleştiriler de mevcuttur. Fransa’nın bölgedeki yerini Rusya’nın alabilecek olması veya bu devletlerin sadece “bağımlılığın kaynağını mı değiştirdiği” sorusu, yapılan eleştirilerin temelini oluşturmaktadır. AES’in gerçek başarısı, bu yeni müttefiklerle kurduğu ilişkileri bir bağımlılık döngüsüne sokmadan, kendi yerel metodolojisiyle halkın güvenlik ve refah beklentilerini ne ölçüde karşılayabileceğine bağlı olacaktır. Eğer bu konfederasyon otonom yapısını koruyabilirse, Sahel bölgesi Afrika’nın kendi kaderini tayin ettiği bir “özne” olarak tarihe geçecektir.
Muhammed Yasin Gidici 2004 yılında İzmir’de doğdu. Halihazırda İstanbul Medeniyet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde eğitim hayatına devam etmektedir. Dış politikada Doğu Afrika ve kriz, çatışma bölgelerine yoğunlaşarak çalışmalar yapmaktadır. İngilizce bilmektedir.

